Sayfa 1/8 123 ... SonSon
148 sonuçtan 1 ile 20 arası
  1. #1
    safari43 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    5.311
    Konular
    1076
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    545

    Peygamber Efendimizin Hayatı

    ÖNSÖZ

    Yeryüzünden gelip geçmiş insanların en mümtaz ve müstesna fertleri, Hz. Âdem (a.s.) ile başlayan peygamberler silsilesidir. Bu silsilenin en büyük ve mükemmel halkasını da, hiç şüphe yok ki, son peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (a.s.m.) teşkil eder.
    Zira o, kendisinden evvelki bütün peygamberlerin bütün yüksek ahlâk ve âli seciyelerini kendisinde topla***** "hâtemü'l-enbiyâ" mânâsı ile bütün peygamberlere reis, onların dinlerinin aslına vâris, kendisinden sonra gelen ve onun terbiye ve irşadı ile kemâl bulan milyonlarca evliyâ, asfiyâ ve sulehâya üstad ve muallim olmuştur.
    Onun nurundan evvel, kâinat umumi bir mâtem içindeydi. Mevcudât birbirine düşman, bütün cansız varlıklar birer cenaze, insanlar ebedî yokluğa mahkûm yetim hükmündeydiler.
    Onun getirdiği nurla kâinat birden şenlenerek cûş u hurûş içinde muhteşem bir zikir ve şükür mescidi hâline gelmiştir. Mevcudât artık birbirine düşman değil, kardeş olmuş; cansız varlıklar, Cenâb-ı Hakkın sonsuz hikmetlerine mazhar ve insanların emrine musahhar birer memur vaziyetini almıştır. İnsanlar ise, ebedî yok oluştan kurtulmuş, Hâlik-ı Zülcelâlin sonsuz saadetler ülkesi olan Cennetine dâvetli aziz birer misafir durumuna girmişlerdir. Kısacası, âlemlere rahmet olarak gönderilen o zât, insanlığın gecesini gündüze, kışını bahara çevirmiştir.
    En küçük bir alışkanlığı bile tiryakisine bıraktırmak zor, zahmetli ve uzun zaman isteyen bir olduğu halde; âlemler fahri o şanlı nebî, câhil, vahşî ve inatçı insanların dem ve damarlarına işlenmiş, hayatlarının ayrılmaz bir parçası haline gelmiş pek çok âdetlerini kısa zamanda, tek başına, hiçbir zora başvurmadan kaldırmaya muvaffak olmuştur. Kendi çocuğunu canlı canlı toprağa gömen o vahşî topluluktan, en medenî milletlere medeniyet dersi verecek derecede yüksek seviyeli bir cemiyet meydana getirmiştir.
    İçtimâî bakımdan çok düşük bir hayatın yaşandığı, hiç kimsenin hayatından emîn olmadığı karanlık bir dünyaya doğan o hidâyet güneşi, getirdiği saadet düsturlarıyla kısa zamanda yüksek anlayışlı ve yüce ahlâklı insanların yaşadığı emniyetli bir içtimâî hayat tesis etmiştir.
    İşte böylesine müstesnâ, nurânî bir şahsiyetin sahibi Hz. Muhammed'in (a.s.m.) 23 sene gibi kısa bir zamanda bütün dünyanın düşmanlığına ve her türlü mânilere rağmen, başardığı bu muazzam maddî-i mânevî inkılâp, dost düşman herkesin hayranlık ve takdirini kazanmıştır.
    Tevhid dâvâsını omuzlandığı gün, yeryüzünde inanç ve fikirlerini paylaşacak birtek kişi bile yoktu. Vefatından az önce Arafat Dağında irad buyurdukları Vedâ Hutbesi esnasında ise, etrafında altından halkalar halinde yüz bini aşkın Sahabî bulunuyordu. 1400 küsur sene sonra, bugün ise, onun getirdiği nurun etrafında renkleri ayrı, dilleri farklı, fakat inanç ve gönül birliği içinde bulunan 1 milyarı aşkın ümmeti mevcuddur. Dillerinde onun ismi vardır. Hayatlarında onun getirdiği ebedî nizam hâkimdir.
    Kâinat kitabının derin muammâsını en güzel sûrette anlayan ve ders veren de yine o olmuştur.
    Onun ders verdiği hikmetten mahrum felsefeci, kâinattaki hakiki hikmeti elde edemez. Vesvese ve şüpheler girdabında kalb ve ruhunu kaybedeceği gibi, aklını da geveze eder. Kendi gibi çoklarını da yoldan saptırır.
    Onun Kur'ân ahlâkını kendisine rehber edinmeyen ahlâkçının, onun ortaya koyduğu prensipleri benimsemeyen içtimâiyatçının insanları götüreceği yer, bir başka ahlâksızlık ve huzursuzluk zemini olacaktır.
    Yazar ondan ilhâmını ve edebini almazsa, her zaman ruhsuz, mâneviyâtsız ve eksik yazacaktır.
    Hatip onun hitâbet tarzını bilmez ve ondan mevzuunu almazsa, kalb ve ruhlar üzerinde derin tesir icrâ edemeyecektir.
    Edebiyatçı onun nezih edebini bilip kendini onunla edeblendirmezse, edebsizlik çamurunda hem boğulacak, hem başkalarını boğacaktır.
    Komutan onun harb siyasetini bilmezse, hezimete uğramaktan, zulüm ve vahşet irtikâb etmekten kendisini kurtaramayacaktır.
    İdareci onun idarecilik vasfını bilmezse, hayatta kâmil mânâda muvaffakiteyi pek az elde edecektir.
    San'atkâr onun ibretli nazarıyla kâinatta eşyaya, insana bakmazsa, tabiatperestlikten kendini kurtaramayacaktır.
    Eğitimci onun şefkat, sevgi ve saadet bahşeden terbiye düsturlarını bilmezse, vazifesinde gereği gibi başarı elde edemeceyecektir.
    Çok şeyi unutturan, eskiten ve duyulmaz hale getiren zaman, Kâinatın Efendisinin nurânî sadâsını değil unutturmak, eskitmek, belki daha gür bir şekilde günümüze kadar aşk ve şevk içinde taşımıştır; kıyamete kadar da daha parlak bir sûrette taşıyacaktır. Bugün onun Asr-ı Saadetinden akıp gelen kudsî edâ ve sadâsı, ruhlarımızı, gönül ve vicdanlarımızı bir başka tatlılık, bir başka heyecan ve bir başka haşmetle okşamaktadır. Bize yeniden hayat, yeniden aşk, yeniden ümit, metânet ve cesaret vermektedir.
    Böylesine yüce bir peygamberin örnek hayatını kaleme almak, o nur kaynağından asrımızın karanlıklarını aydınlatacak huzmeler sunmak, elbette çok büyük ve şerefli bir vazifedir. Büyüklüğü nisbetinde de dikkat ve hassasiyet isteyeceği muhakkaktır. Şimdiye kadar Resûl-i Ekrem Efendimizin hayatı yüzlerce defa yazılmıştır. Fakat onun beşerî şahsiyetiyle peygamberlik vazifesinden gelen mânevî şahsiyetinin muvâzeneli şekilde nazara verilmesi hususunda her zaman gerekli dikkatin gösterildiği söylenemez.
    Siyerler ve tarihler, aynı zamanda sosyal hâdiseleri tesbit eden birer tarihî kaynak olma hüviyetleriyle daha çok Peygamberimizin beşerî şahsiyeti üzerinde durmuşlardır. Risâlet makamındaki ulvî şahsiyetine ise, aynı nisbette dikkatleri çekmemişlerdir.
    Halbuki, o eşsiz zâta gerçek hürmet ve itaat hislerini telkin edecek, daha çok peygamberlik şahsiyetindeki müstesnâ kemâlâtının bilinmesidir.
    Gerçi onun ümmete her cihetten imam ve örnek olduğunu göstermek zaruretine binâen, beşerî ahvâlinden bahsetmek de elbette gerekli, hattâ zarurîdir.F
    akat, sathî nazar sahipleri için, onun ulvî şahsiyetini idrâk edebilmeye, sadece bu beşerî yönünü nazara vermek yeterli değildir.
    Bunun için Peygamberimizin bir çekirdeğe benzetilen beşerî ahvâlini anlatırken, o çekirdekten çıkan haşmetli Tûbâ ağacı gibi mânevî hüviyetine ve risâlet şahsiyetine de zaman zaman nazarları çevirmek gerekmektedir. Tâ ki, ona lâyık hürmet ve muhabbet hakkıyla gösterilebilsin.
    Meselâ o zâtın çarşı içinde bir at alışverişinde, sıradan bir bedevî ile pazarlık yapmasına bakıldığında mânevî şahsiyetinin anlaşılması, idrâk edilmesi mümkün değildir.
    Bu durumda hemen akıl gözünü kaldırıp, onun Refref'e binip, semâvâtı geçip, hattâ Cebrâil'i bile geride bırakarak tâ Kab-ı Kavseyn makamına yükseldiği risâlet şahsiyetine bakılmalıdır. Ancak böylece beşerî halleriyle risâleti arasında tam bir köprü ve denge kurulmuş olabilir.
    Uzun süren titiz bir çalışma sonunda vücud bulan elinizdeki eserde, bu hususa azamî derecede ihtimam gösterilmiş; mütehassıs bir heyetin dikkatli tetkiklerinden sonra sizlerin istifadesine sunulmuştur.
    Eserin telifinde, günümüz insanının anlayabileceği bir lisân ve okuma rahatlığı sağlayacak bir üslûp kullanılmasına da hassasiyet gösterilmiştir.
    Günümüzde insanlığın asıl ıztırabı, Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed'i (a.s.m.) tam mânâsı ile tanımamış, hakiki şahsiyetini bilememiş olmasından ve getirdiği esaslara karşı lâkayd kalmasından, onlara aşk ve şevk içinde kucak açmayışından gelmektedir. Dünyanın mânevî sarsıntısı da, sıkıntısı da, anarşî ve huzursuzluk içinde bulunması da bundan doğmaktadır.
    Onu anlamadıkça, sevmedikçe hayat bahşeden prensiplerini kendisine rehber edinmedikçe de, insanlığın bu sıkıntı, sarsıntı ve buhrandan kurtulması mümkün değildir.
    İnsanlık onu anlamak zorundadır.
    Bu eserimiz, onun bir nebze de olsa anlaşılmasına vesîle olacaksa, kendimizi bahtiyar addedeceğiz.
    Sizi eserle başbaşa bırakırken, eserin hazırlanmasında en az benim kadar gayret gösteren, himmetlerini ve yardımlarını hiçbir zaman esirgemeyen kıymetli ilim ehli hocalarıma, değerli büyüklerime ve muhterem mesâi arkadaşlarıma burada tekrar tekrar samimî teşekkürü bir borç bilir; sözlerimi şu veciz ve özlü duâ ile bitiririm:
    Yâ Erhamerrâhimîn! Resûl-i Ekremin (a.s.m.) hürmetine bizi onun şefaatine mazhar ve sünnetinin ittibâına muvaffak ve dâr-ı saadette onun âl ve ashâbına komşu eyle. Âmin.

  2. #2
    Konuyu Başlatan safari43 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    5.311
    Konular
    1076
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    545

    Peygamber Efendimiz Dünyaya Gelene Kadar Cereayan Eden Hadiseler

    RESÛL-İ EKREM EFENDİMİZİN PÂK NESEBLERİ

    Cenâb-ı
    Hak, insanlığın babası Hz. Âdem'i yaratmıştı.
    Başını kaldırıp bakan Âdem (a.s. ), Arş-ı A'lâda muazzam bir nur ile bir isim yazılı gördü: "Ahmed."
    Merak edip sordu:
    "Ya Rabbi, bu nur nedir?" Allah Teâla buyurdu:
    "Bu senin zürriyetinden bir peygamberin nûrudur ki, onun ismi göklerde Ahmed ve yerlerde Muhammed'dir. Eğer, o olmasaydı, seni yaratmazdım!" 1
    İmanımızla kabul ettiğimiz bu muazzam gerçeği, milyarlar sene sonra gelen o nûrun sahibi de, bütün açıklığıyla ifade buyurmuşlardır.
    Bir gün Ashabdan Abdullah bin Câbir (r.a.),
    "Yâ Resûlallah," dedi, "bana, Allah'ın herşeyden evvel yarattığı şey nedir, söyler misin?" Şu cevabı verdiler:
    "Herşeyden evvel senin Peygamberinin nûrunu, kendi nurundan yarattı. Nur, Allah'ın kudreti ile dilediği gibi gezerdi. O zaman ne Levh-i Mahfuz, ne kalem, ne Cennet, ne Cehennem, ne melek, ne semâ, ne arz, ne güneş, ne ay, ne insan ve ne de cin vardı." 2
    Semâyı bütün haşmetiyle aydınlatan nûr, sonra ilk olarak Hz. Âdem'in alnında parladı. Sonra peygamberlerden peygambere geçerek İbrâhim'e (a.s.) kadar geldi. Ondan da oğlu Hz. İsmâil'e intikal etti…
    Peygamberlerin babası olarak anılan Hz. İbrahim'in iki oğlu vardı: İshak ve İsmâil (a.s.). O, oğlu İshak'ın neslinden bir çok peygamberin geleceğini Cenâb-ı Hakkın ilhâmıyla bilmişti. Ancak çok sevdiği Hacer'den dünyaya gelen oğlu İsmâil'in (a.s.) neslinden peygamber gelip gelmeyeceği meçhûlü idi.
    Bununla birlikte âhirzamanda bir büyük peygamberin gönderileceğini de biliyordu. Bu sebeple de, son peygamberin çok sevdiği oğlu İsmâil'in neslinden gelmesini şiddetle arzu ediyordu.
    İlk bânisi Hz. Âdem olan yeryüzünün ilk ma'bedi Kâbe, uzun zamanın geçmesiyle yıkılmış, âdeta yerle bir olmuştu. Hz. İbrâhim, bu mukaddes binânın tekrar inşası için Cenâb-ı Haktan emir aldı ve oğlu İsmâil'le birlikte derhal çalışmaya koyuldu.
    Kâbe'nin inşâsı tamamlanınca, baba oğul ellerini dergâh-ı İlâhîye açarak şöyle yalvardılar:
    "Ey Rabbimiz! Neslimizden gelen Müslüman ümmet içinden bir peygamber gönder. Ki o, onlara âyetlerini okusun, Kitabı ve hükümlerini öğretsin. Onları günâhlardan temizlesin!" 3
    İşte, Cenâb-ı Hak, yapılan bu samimi duâyı cevapsız bırakmadı ve Hz. İsmâil'in neslinden peygamberlerin reisi Hz. Muhammed'i (a.s.m.) göndererek kabul etti. Bu gerçeği Kâinatın Efendisi, "Ben, babam İbrâhim'in duâsıyım..." 4 buyurarak ifade etmişlerdir.
    Hz. İsmâil'in evlâd ve torunları gittikçe çoğaldı ve Arap Yarımadasının her tarafına dağıldı. İçlerinden Adnanoğulları, onlar içinden Mudaroğulları ve onlar içinden de Kureyş Kabilesi diğerlerinden üstün ve farklı oldu. Kureyş Kabilesi içinde ise Hâşimîler kolu hepsinden daha çok fazilet ve şeref buldu.
    Bu gerçeği de bizzat kendileri şu şekilde ifade buyururlar:
    "Allah, İbrâhimoğullarından İsmâil'i, İsmâiloğullarından Kinâneoğullarını, Kinâneoğullarından da Kureyş'i, Kureyş'ten de Beni Hâşim'i, Benî Hâşim'den de beni seçmiştir." 5
    "Ben devirden devire, (nesilden nesile, âileden âileye) seçilerek intikal eden Âdemoğulları soylarının en temizinden naklolundum, sonunda içinde bulunduğum 'Hâşimoğulları' âilesinden neş'et ettim."
    "Allah beni, dâima helâl babaların sulbünden, temiz anaların rahmine naklederek, sonunda babamla annemden ızhâr etti. Âdem'den, anne-babama gelinceye kadarki nesebim içinde nikâhsız birleşen olmamıştır."
    Bütün kaynakların ittifakla belirttikleri, Kâinatın Efendisinin yirminci dedesine kadar uzanan neseb silsilesi şöyledir:
    "Muhammed (a.s.m.), Abdullah, Abdülmuttalib (asıl ismi Şeybe), Hâşim, Abd-i Menâf (Muğîre), Kusay, Kilab, Mürre, Kâb, Lüeyy, Galib, Fihr (Kureyş), Mâlik, Nadr, Kinâne, Huzeyme, Müdrike (Amir), İlyas, Mudar, Nizar, Maad, Adnan." 6
    Annesinin nesebi de şöyledir: Vehb, Abdümenâf, Zühre, Kilâb, Mürre... Görüldüğü üzere her iki tarafın nesebi Kilâb'da birleşmektedir.
    İşte, Fahr-i Kâinat Efendimizin büyük dedeleri bu zâtlardı. Herbirinin zürriyeti çoğalmış ve herbiri pekçok cemaatların reisi ve birçok kabile ve aşîretlerin dedesi ve babası olmuşlardır.
    Ancak, ne vakit birinin iki oğlu olsa veya bir kabile iki kola ayrılsa, sevgili Peygamberimizin soyu en şerefli ve en hayırlı olan tarafta bulunur ve her asırda onun büyük dedesi kim ise, yüzünde parlayan müstesnâ nûrdan bilinirdi.
    Yirminci Dededen Sonraki Neseb Çizgisi
    Neseb âlimlerince, Peygamber Efendimizin yirminci dedesi olan Adnan'ın Hz. İbrâhim'in neslinden olduğu ittifakla kabul edilmektedir. Adnan ile İbrâhim (a.s.) arasında uzun bir zaman mesafesi vardır. Bir kısım neseb âlimleri arada kırk batın (göbek) bulunduğunu belirtirler. Buna göre aradaki zaman biriminin ne kadar uzun olduğunu az çok tasavvur etmek mümkündür.
    Bu sebeple, Resûl-i Ekrem Efendimizin yirminci dedesi Adnan'dan Hz. İbrâhim'e kadar olan ikinci kademe neseb silsilesi, basamak basamak tesbit edilememiştir. Bazı neseb âlimleri Peygamber Efendimizin nesebini yedi, bazısı da dokuz göbekte Hz. İsmâil'e bağlarlar. Bu, haliyle arada birçok basamakların atlandığını ortaya koyar.
    Adnan'dan Hz. İbrâhim'e Kadar Olan Nesep Çizgisi
    Bazı âlimler, Peygamber Efendimizin, Adnan'dan Hz. İbrâhim'e kadar olan ikinci kademe neseb silsilesini şöyle sıralarlar:
    Adnan, Udd (veya Udad), Mukavvim, Nahur (veya Sârih), Teyrah, Ya'rub, Yeşcub, Nabit, İsmâil (a.s.), İbrâhim (a.s.)
    Ayrıca, İbn-i İshâk, bundan sonra da, Resûl-i Ekrem Efendimizin neseb silsilesini tâ Âdem'e (a.s.) kadar götürür. Ancak belirtelim ki, diğer kaynaklar bu silsile üzerinde ittifak etmiş değillerdir.
    1. Kastalanî, Mevabibü'l-Ledünniye: 1/6.
    2. A.g.e. 1/7
    3. Bakara Sûresi, 129
    4. İbni Hişâm, Sîre: 1/175; Taberî, Tarih: 2/128.
    5. İbni Sa'd, Tabakât: 1/20. Müslim: 7/58
    6. Sîre, 1/1-3; Tabakât, 1/55-56; Ensâbü'l-Eşraf, 1012 vd; Taberî, 2/172-180

  3. #3
    Konuyu Başlatan safari43 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    5.311
    Konular
    1076
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    545

    Peygamber Efendimiz Dünyaya Gelene Kadar Cereayan Eden Hadiseler

    PEYGAMBER EFENDİMİZİN MEŞHUR DEDELERİ

    Şüphesiz, Kâinâtın Efendisinin nurunu alnında bir İlâhi emânet olarak taşıyan atalarının tamamı hakkında fazla bir bilgimiz yoktur. Atalarından en çok bilgi sahibi olduklarımız ise, zaman bakımından en yakın olanlarıdır. Burada onların hayat ve şahsiyetlerine kısa bir göz atmak yerinde olacaktır.
    Kusay
    Peygamber Efendimizin, asıl ismi Zeyd olan dördüncü kuşaktaki dedesi Kusay, mühim bir şahsiyetti. Kendisinin sadece Zühre adında bir erkek kardeşi vardı.
    Hz. Âdem'den beri devam edip gelen nur-u Ahmedî'yi alnında taşıma şerefi, bu iki kardeşten Kusay'a ihsan edilmişti. Büyük oğul olduğu için, âilenin reisliği vazifesi de kendisine verilmişti. Küçüklüğünden beri kabiliyetiyle dikkatleri üzerinde toplayan Kusay, büyüyünce Mekke'nin ileri gelen şahsiyetlerinden biri oldu. Teşkilâtçılığı, idareciliği, adaletli kararları ile kısa zamanda Mekke halkı arasında büyük bir itimad kazandı. Bu sebeple Mekke'nin idaresi ona verildi. Mekke'yi ilk defa mahallelere o böldü; her kabileyi, kendilerine ayırdığı mahallelere o yerleştirdi. Mekke'nin en mühim işleri onun evinde görüşülüp karara bağlanırdı. Kâbe'nin perdedarlığı, hacıların su ihtiyacının karşılanması, onların ağırlanması, savaşa giderken bayrak dikme ve Mekke meclisini idare etme gibi mühim işler, ona emânet edilmişti. Kâbe'nin karşısında ve kapısı Kâbe'ye bakan ilk ev onun için inşâ edilmişti. Bu ev, Mekke'nin bir nevi hükümet binası veya içinde Mekke Şehir Devletinin her türlü iş ve meselelerinin görüşüldüğü bir parlamento idi. Kusay'ın bu konağı tarihte "Dârü'n-Nedve" ismiyle şöhret bulmuş ve Hicretten yarım asır sonrasına kadar da muhafaza edilmiştir.
    Kusay, Mekke'de istisnasız herkes tarafından sevilir, sayılırdı. Alnında taşıdığı Fahr-i Kâinat Efendimize ait nuru, onu bütün Mekke halkının sevgilisi ve can dostu haline getirmişti.
    Yaşlanınca, âdetleri üzere âile reisliği vazifesini en büyük oğlu Abdüddâr'a teslim etti ve "Sevgili oğlum! Seni bu kavme reis tâyin ediyorum" dedi.
    Ne var ki, Abdüddâr, bu büyük vazifeyi yürütecek kabiliyete sahip değildi. Hayatı boyunca da babasının yerini dolduramadı. Çünkü, Fahr-i Kâinat Efendimizin kudsî nuru onun değil, küçük kardeşi Abd-i Menâf'ın alnında parlıyordu. Onun da dört oğlu vardı: Hâşim, Abdüşşems, Muttalip ve Nevfel.
    Hâşim
    Hâşim, Resûl-i Ekrem Efendimizin ikinci kuşaktan dedesidir.
    Mekke'nin ileri gelen eşrafından olan Hâşim, ticâretle uğraşırdı.
    Peygamberimizin doğum vakti yaklaştığı için nur-u Muhammedî onun alnında daha haşmetli bir surette parlıyordu. Ayrıca birçok üstün faziletleri de üzerinde taşırdı.
    Son derece cömertti. Bir kıtlık yılında Mekke'de ekmek bulunmaz olmuştu. O, Şam'dan getirdiği has buğday unundan bembeyaz ekmekler yaptırmış, bir çok develer ve koyunlar kestirmiş, ekmek, et ve etsuyu (tirit) ile bütün Mekke halkına büyük bir ziyafet çekmişti.
    Hâşim, üstün seciyeli, kabiliyetli, dirayetli, cömert, faziletli ve herkes tarafından sevilen, sayılan yüksek bir şahsiyetin sahibi olduğu için ismi, ailesine ve soyuna ad olmuştur. Bu sebeple Fahr-i Kâinat Efendimizin de arasında bulundukları bu yüce soya, kendilerinden sonra "Haşimîler" denilmiştir.
    Hâşim'in dört erkek çocuğu olmuştu: Şeybe (Abdülmuttalib), Esed, Ebû Sayfî ve Nadle. 7
    Hâşim'in nesli erkek çocuklarından Şeybe ile Esed'den devam etmiştir. Şeybe, Resûl-i Ekrem Efendimizin birinci kuşaktaki dedesidir. Esed ise Hz. Ali'nin annesi Fâtıma'nın dayısıdır.
    Ne var ki, Esed sulbünden dünyaya gelen Huneyn de zürriyet bırakmayınca, bütün Haşimîler sadece Abdülmuttaliboğulları kolundan gelerek çoğalmış ve yeryüzüne dağılmışlardır. 8
    Şeybe (Abdülmuttalib)
    Peygamber Efendimizin birinci kuşaktaki dedesidir. Doğuştan ak saçlı olduğundan kendisine "Şeybe" ismini vermişlerdi. Abdülmuttalib onun lâkabıdır. O daha çok bu lâkabla şöhret bulmuş ve anılmıştır.
    Bu lâkabı alışının hikâyesi şöyle anlatılır:
    Şeybe küçüklüğünde Medine'de dayılarının yanında kalıyordu. Bir gün mahalle arkadaşları diğer çocuklarla Medine'de bir meydanda ok atışı yapıyorlardı. Bütün çocuklar arasında, alnında parlayan Kâinatın Efendisine ait nur sebebiyle rahatlıkla farkediliyordu. Çocukların bu yarışmasını seyretmek için büyüklerden bir kalabalık da orada toplanmış bulunuyordu.
    Ok atma sırası Şeybe'ye gelmişti. Okunu yayına yerleştirdi. Kendinden emin bir tavırla yayını gerdi. Bir an nefesini kesip yayını salıverdi. Yaydan fırlayan ok, hedefe tam isabet etmişti. Herkes hayranlık dolu bakışlarla kendisine bakarken, o ise bu başarıdan duyduğu sevinç ve heyecanı şu sözlerle dile getiriyordu:
    "Ben, Hâşim'in oğluyum. Ben, (Bethâ) Beyinin oğluyum. Okum elbette hedefini bulur."
    Seyre gelen büyükler Şeybe'nin bu övücü sözlerini duydular. Haris bin Abd-i Menâfoğullarından biri yanına yaklaştı ve sorup sual ederek onun Hâşim'in oğlu olduğunu öğrendi. Mekke'ye dönüşünde bu adam, durumu amcası Muttalib'e anlattı ve böylesine kabiliyetli ve zeki bir çocuğun yabancı ilde bırakılmasının doğru olmayacağını belirtti.
    Muttalib bu haber üzerine derhal Medine'ye vardı. Şeybe'yi alarak Mekke'ye getirdi. Muttalib terkisinde yeğeni Şeybe ile Mekke sokaklarına girerken sordular:
    "Bu çocuk kim?"
    Göz değmesinden korkan Muttalib'in ağzından, "Kölemdir" sözü çıktı.
    Evine gelince karısı Hâtice de kendisine aynı soruyu yöneltti. Yine cevabı "Kölemdir" oldu.
    Ertesi günü amcasının kendisine aldığı güzel elbiselerle Mekke sokaklarında dolaşmaya başlayınca, herkes onun kim olduğunu merak etmeye ve sormaya başladı. Bilenler, "Abdülmuttalib" (Muttalib'in kölesi)" diye cevap veriyorlardı. Her ne kadar kim olduğu sonradan ortaya çıktıysa da, ismi, o günden sonra "Abdü'l-Muttalib" (Muttalib'in kölesi) olarak kaldı. 9
    7. Tabakat, 1/75-80
    8. A.g.e., 1/79-80
    9. A.g.e., 1/82-83

  4. #4
    Konuyu Başlatan safari43 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    5.311
    Konular
    1076
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    545

    Peygamber Efendimiz Dünyaya Gelene Kadar Cereayan Eden Hadiseler

    ABDÜLMUTTALİB'İN RÜYÂSI

    Aradan yıllar geçti. Alnında parlayan Kâinatın Efendisine ait nûr, onun Kureyş'in reisliği makamına getirip oturttu.
    Sıcak bir yaz günü idi… Kâbe'nin yanındaki Hicr mevkiinde serin bir gölgede uyuyordu. Bir rüyâ gördü. Rüyâsında bir zât kendisine şöyle seslendi:
    "Kalk, Tayyibe'yi kaz!" Sordu:
    "Tayyibe nedir?"
    Fakat, o zât sorusuna hiçbir cevap vermeden uzaklaşıp gitti. Uyanan Abdülmuttalib heyecanlı idi. "Tayyibe" ne demekti? Tayyibe'yi kazmak nasıl olurdu? Rüyâya bir mânâ veremeden merak içinde o gün geceyi geçirdi.
    Ertesi gün, aynı yerde yine uykuya dalmıştı. Aynı adam tekrar göründü ve seslendi:
    "Kalk, Berre'yi kaz."
    Rüyâsında şaşkına dönen Abdülmuttalib yine sordu:
    "Berre nedir?"
    Adam yine hiçbir cevap vermeden oradan uzaklaşıp gitti. Abdülmuttalib derin uykudan daha büyük bir merak ve heyecan içinde uyandı. Ne var ki, gördüklerine bir türlü mânâ veremiyordu. O gün ve geceyi de yine gördüğü rüyânın tesirinde geçirdi.
    Ertesi günü idi. Yine aynı yerde yatıyordu. Aynı adam gelerek kendisine,
    "Kalk," dedi. "Mednûne'yi kaz."
    Derin uykuda, Abdülmuttalib, adama
    "Mednûne nedir?" diye sordu. Ama adam yine cevap vermeden uzaklaşıp gitti.
    Abdülmuttalib'in merak ve heyecanı son haddine ulaşmıştı. Üç gün üst üste gördüğü rüyânın boş olmadığım elbette biliyordu. Ama mânâsını anlayacak en ufak bir ipucuna da sahip değildi.
    Dördüncü gün yine aynı yerde uykuya yatan Abdülmuttalib, aynı adamın geldiğini gördü. Adam bu sefer şöyle seslendi:
    "Zemzem'i kaz!" Abdülmuttalib,
    "Zemzem nedir, nerededir?" diye sorunca, adamın cevabı şu oldu:
    "Zemzem bir sudur ki, hiç kesilmez, dibine erilmez. Hacıların su ihtiyacını onunla karşılarsın. O, Kâbe'de kesilen kurbanların kanlarının döküldüğü yer ile terslerinin gömüldüğü yer arasındadır. Alaca kanatlı bir karga gelip, orayı gagalar. Orada karınca yuvası da vardır." 10
    Uyanan Abdülmuttalib'in heyecanına bu sefer sevinç de katılmıştı. Çünkü, rüyâyı mânâlandırmak için ipucunu elde etmişti. Zemzem kuyusundan defalarca bahsedildiğini duymuştu. Fakat, onun yerini kimse bilmiyordu. Çünkü Cürhümlüler, Mekke'den düşman istilâsı önünden kaçarken, Kâbe'nin bütün kıymetli mallarını Zemzem kuyusuna atmış, kuyunun üstünü de toprakla bir edip, belirsiz bir hale getirmişlerdi. O zamandan beri Zemzem'in ismi var, kendisi yoktu.
    Abdülmuttalib, artık Zemzem'in yerini bulup kazmakla vazifelendirildiğini anlamıştı. Derhal araştırmaya koyuldu. Rüyâsında kendisine öğretilen yere gitti. Bu sırada alaca kanatlı bir karganın süzüldüğünü ve yere konarak gagası ile bir yeri karıştırdıktan sonra havalanarak göğe doğru yükseldiğini gördü.
    Abdülmuttalib'in sevincine diyecek yoktu. Senelerden beri gizli kalmış hayat bahşeden bir kuyuyu bulma ve ortaya çıkarma şerefine erecekti. Zemzem'in yerini tesbit etmişti ve sıra kazmaya gelmişti. Bu şerefi başkasına kaptırmak ve bu sırrı başkalarına açmak istemiyordu. Bunun için ertesi gün bir tek oğlu olan Hâris'i alarak tesbit edilen yere gitti ve kazmaya başladılar. Bir müddet devam eden kazı sonucu Zemzem Kuyusunun örülmüş duvar taşları ile bir dâire şeklindeki ağzı meydana çıktı. Abdülmuttalib sevinçliydi, heyecanlıydı. Âdetâ gözlerine inanamıyordu. Ama gözlerine inansa da, inanmasa da görünen bir kuyu ağzı idi. Tekbir getirmeye başladı: "Allahü ekber! Allahü Ekber!"
    Abdülmuttalib ve Kureyş İleri Gelenleri
    Abdülmuttalib'in bu faaliyetini başından beri gözleyen Kureyşliler, işin artık ortaya çıkmak üzere olduğunu farkedince, büyüklerine haber verdiler. Bir müddet sonra, Kureyş büyükleri, kazılan yere geldiler ve Abdülmuttalib'e,
    "Ey Abdülmuttalib! Bu babamız İsmâil'in kuyusudur. Onda bizim de hakkımız var. Bizi de bu işe ortak et" dediler. Abdülmuttalib,
    "Hayır, yapamam" dedi. "Bu iş sadece bana tahsis edilmiş ve aranızdan ancak bana verilmiştir."
    Abdülmuttalib'in bu kesin cevabı Kureyş ileri gelenlerinin hoşuna gitmedi. İçlerinden Adiyy bin Nevfel şöyle konuştu:
    "Sen yalnız bir adamsın. Tek oğlundan başka dayanacağın bir kimsen de yok. Nasıl olur da bize karşı gelir, bize boyun eğmezsin?"
    Bu söz, Abdülmuttalib'in âdetâ içini yaktı. Çünkü, Kureyşliler onu kimsesizlikle küçümsüyorlardı. Bu anlayıştan fazlasıyla rahatsız olduğunu haliyle de belli etti. Bir müddet üzüntü içinde sustu. Sonra içini şöyle döktü:
    "Yâ, demek sen beni yalnızlık ve kimsesizlikle ayıplıyorsun, öyle mi?"
    Muhatabından hiçbir cevap gelmeyince, bir müddet düşündükten sonra, ellerini açarak yüzünü semaya doğru çevirdi ve, "Yemin ederim ki," dedi. "Allah bana on erkek çocuk verirse, bunlardan birisini Kâbe'nin yanında kurban edeceğim." 11
    Abdülmuttalib'in bu sözleri hem bir duâ, hem bir yemin, hem de bir adaktı.
    Şam'a Gidiş
    Hâdisenin burada sona ermeyeceği belli idi. Durum da bir hayli nazikti. Böyle hâdiseler yüzünden aralarında çok defa çarpışmalar patlak vermişti. Bunu bilen Abdülmuttalib, kazı işinden o anlık vazgeçti ve işin bir hakem tarafından halledilmesini teklif etti. Teklifi kabul gördü. Hakemi tesbit ettiler: Şam'da oturan Sa'd bin Hüzeym.
    Amcalarından birkaçını yanına alan Abdülmuttalib, Kureyş kabilelerinin ileri gelenlerinden bir grupla Şam'a doğru yola çıktı. Ne var ki, henüz Şam'a varmadan İlâhî kader onları durdurdu. Abdülmuttalib ve yanındakilerin suları, alev saçan çölün ortasında bitti. Bu kendileri için en büyük, en şiddetli düşmandan daha da tehlikeli idi. Abdülmuttalib'in müracaatına, Kureyş ileri gelenleri, "Suyumuz ancak bize yeter" diyerek red cevabı verdiler.
    Abdülmuttalib ile yakınlarının hayatı büyük bir tehlike ile karşı karşıya bulunuyordu. Ellerinde yapacakları hiçbir şey de yoktu. Çöl ortasında su aramak, serabın peşinde koşmaktan farksızdı.
    Abdülmuttalib'in Su Aramaya Çıkması
    Fakat herşeye rağmen Abdülmuttalib su aramaya kararlıydı. İçinden bir ses su bulacağını söylüyordu. Devesinin yanına geldi, onu ayağa kaldırdı. O anda, birden gözlerine inanamadı. Çünkü devenin bir ayağının dibinde pırıl pırıl parlayan, bir avuç su gördü. Bu durum, arkadaşlarını da sevindirmişti. Yeniden hayata dönmüş gibi oldular. Abdülmuttalib, kılıcıyla suyun çıktığı yeri genişletince, su daha gür akmaya başladı. Bu arada su vermeyen Kureyşliler, hayretle onları seyrediyordu.
    Abdülmuttalib ve arkadaşları, sudan, kana kana hem kendileri içtiler, hem de hayvanlarına içirdiler. Bir ara, Abdülmuttalib, kendisine su vermeyen Kureyşlilere döndü ve seslendi:
    "Suya gelin, suya! Allah bize su verdi. Hem kendiniz için, hem de hayvanlarınızı sulayın! Haydi, durmayın, gelin."
    Kureyşliler mahcup mahcup kaynağa yaklaştılar. Kana kana sudan içtiler. Hayvanlarını suladılar. Kırbalarındaki bayat suyu dökerek temiz su ile doldurdular.
    Kureyşliler, Zemzem kuyusunu kazan ellerin kendilerine sunduğu bu serin ve temiz suyu içer içmez, âlemleri birden değişti. Mahcup ve suçlu bir edâ içinde Abdülmuttalib'e dönerek,
    "Ey Abdülmuttalib," dediler. "Artık sana diyecek bir sözümüz yok. Anladık ki, Zemzem'i kazmak senin hakkın. Bu işe ancak sen lâyıksın. Vallahi, Zemzem hususunda seninle bir daha münakaşa etmeyeceğiz. Artık hakeme gitmeye de gerek görmüyoruz."
    Ve hakeme gitmeden yarı yoldan tekrar Mekke'ye hep beraber döndüler. 12
    Mekke'ye dönen Abdülmuttalib, oğlu Hâris'le birlikte kazı işine devam etti ve kısa zamanda Zemzem'i ortaya çıkardı.
    Kıymetli Mallar İçin Kur'a Çektiler
    Zemzem kuyusundan bazı kıymetli mallar da çıktı. Bunlar arasında altından iki geyik heykeli ile kılıçlar ve zırhlar da vardı. Zemzem'i ortaya çıkarma hakkını daha önce Abdülmuttalib'e bırakan Kureyş ileri gelenleri, bu kıymetli malları görünce, hırs damarları tekrar kabardı. Yine Abdülmuttalib'in başına dikildiler.
    "Ey Abdülmuttalib," dediler. "Bu mallara seninle beraber ortağız. Bunlarda bizim de hakkımız var."
    Cömert ve sabırlı Abdülmuttalib önce, "Hayır. Sizin bu mallar üzerinde hiçbir hakkınız yok" diyerek isteklerini reddetti. Sonra yine cömertlik ve mertliğini ortaya koydu.
    "Ben yine de size yumuşak davranayım. Aramızda kur'a çekelim."
    Bundan memnun olan Kureyş ileri gelenleri,
    "Peki, bu kur'ayı nasıl ve ne şekilde yapacaksın?" diye sordular
    Abdülmuttalib, kur'ada takip edilecek usûlü anlattı:
    "İki kur'a Kâbe için, iki kur'a benim için, iki kur'a da sizin için çekeriz. Kur'ada kime ne çıkarsa onu alır, çıkmayan da mahrum kalır."
    Bu usûl tarafsız bir hâl çaresi idi. Bu sebeple Kureyşliler sevindiler ve Abdülmuttalib'in bu davranışını takdir ettiler:
    "Doğrusu," dediler. "Pek insaflı davrandın."
    Kâbe'nin içinde Hübel putunun yanına vardılar ve kur'a çektiler. Kur'a sonucu, Kureyş ileri gelenlerinin bu mallarda hakları olmadığını bir kere daha ortaya koydu. Altın geyik heykeller Kâbe'ye, kılıç ve zırhlar Abdülmuttalib'e düştü. Onların payı ise mahrumiyet oldu. Ama artık itiraz edecek durumları kalmadı ve mesele böylece kapandı.
    Abdülmuttalib, kılıç ve zırhları döğdürüp saç haline getirdikten sonra, bununla Kâbe'nin kapısını kapattı. Böylece Kâbe'yi altınla süsleyenlerden oldu.
    Zemzem kuyusunu ortaya çıkardığı zaman Abdülmuttalib'in yaşı kemâl yaş olan kırkına basmıştı.
    Otuz yıl sonra, Cenâb-ı Hakkın ihsanı ile erkek çocuklarının sayısı onu buldu. Bu sırada seneler önce yaptığı va'dini hatırladı: Erkek çocuklarından birini Kâbe'de kurban etmek. Ama hangisini? Hepsi de birbirinden güzel ve sevimli idi. Fakat Abdullah çok daha başkaydı.
    Abdullah, Abdülmuttalib'in on erkek çocuğundan sekizincisi idi. Sîret ve surette diğer kardeşlerinden çok farklıydı. Dünyaya gelir gelmez babasının alnında parlayan Nur-u Muhammedî onun alnına geçmişti. Bu nur, yüzüne harika bir güzellik ve müstesna bir tatlılık bahşetmışti. Ama hiç kimse bu güzellik ve tatlılığın nereden ve niçin geldiğinin farkında değildi.
    Abdülmuttalib'in Oğullarıyla Konuşması
    Oğullarının on'u da büyümüştü.
    Va'dini unutmayan Abdülmuttalib, onları bir gün bir araya topladı ve işin hikâyesini anlatarak, içlerinden birini kurban etmesi gerektiğini bildirdi. Hepsi de tereddütsüz razı oldular. Sonra da babalarına sordular:
    "Peki, nasıl yapalım bunu? Kimin kurban edileceğini nasıl tesbit edelim?"
    Abdülmuttalib böyle bir durumda nasıl yapılması gerektiğini biliyordu. Şöyle dedi:
    "Her biriniz birer ok alın, üzerine kendi isminizi yazın ve okları bana verin!"
    İtâatkâr çocuklar, babalarının emrini derhal yerine getirdiler. Her biri okdanlığından bir ok çekti. Üzerine kendi ismini yazdıktan sonra, babasına uzattı. Okları toplayan Abdülmuttalib doğruca Kâbe'ye vardı. Meselenin nasıl halledileceği anlaşılmıştı artık: Hübel putunun yanında ok çekilecek, kimin oku çıkarsa o kurban edilecekti…
    Böyle durumlarda Kureyş bu usule başvururdu.
    Kur'a Çekilişi
    Kâbe'nin yanına varan Abdülmuttalib'in etrafını şehir halkı sarmıştı. Elindeki on oku, Allah'a verdiği sözünden caymış sayılmaması için, tereddütsüz ok çekme memuruna uzattı. On okun üzerinde on ciğerpâresinin ismi vardı. Hangi ok çıkarsa çıksın, ciğerinden bir parça kopacaktı.
    Memur oklardan birini çekti. Üzerindeki ismi titrek bir sesle okudu:
    "Ab-dul-lah!"
    Şefkatli baba, duyduğuna inanmak istemedi. Oku memurun elinden çekip aldı, dikkatlice baktı ve okudu:
    "Abdullah."
    Göz pınarları bir anda yaşlarla doldu. Boğazında hıçkırıklar düğümlendi. Şefkati ve hisleri öylesine kabardı ve coştu ki, bir an "Olamaz" diyerek haykıracak gibi oldu. Son anda Allah'a verdiği sözünü hatırla***** çelik gibi iradesiyle şefkat ve hislerine gem vurdu. Yıkılmış bir halde yüzünü Abdullah'a çevirdi ve şöyle dedi:
    "Oğlum Abdullah! Allah, kendisine kurban edilmek üzere seni seçti. Bu şerefi kardeşlerin arasında sana ihsan etti."
    Bu haber, bir anda oradakileri hüzne boğdu. Herkes birbirine soruyordu:
    "Abdullah mı? O güzel, o tatlı çocuk mu kurban edilecek?"
    Abdülmuttalib yanan yüreğine, kasırgalaşan hislerine, okyanus dalgalarını andıran şefkat ve merhamet duygularına aldırmadan, biricik oğlu Abdullah'ın bileğini kavradı ve onu doğruca İsâf ve Nâile putlarının yanına götürdü. Nur yüzlü Abdullah'ta sanki Hz. İsmâil'in teslimiyeti vardı. Yüzünde en ufak bir memnuniyetsizlik belirtisi görünmüyordu.
    Abdülmuttalib'in bir elinde bıçak, diğer elinde oğlu Abdullah'ın eli vardı. Kurban edilmesi için herşey tamamdı. Bu sırada bir takım gürültüler duyuldu. Kureyş eşrafı geliyordu. İçlerinden biri seslendi:
    "Ey Abdülmuttalib, ne yapmak istiyorsun?" Abdülmuttalib nur yüzlü oğluna bakarak cevap verdi:
    "Onu kurban edeceğim!"
    Bu cevap, kalabalık arasında hayret ve heyecan meydana getirerek dalgalandı. Müdahale ettiler:
    "Ey Abdülmuttalib," dediler. "Bu nasıl olur? Sen ki, Mekke'nin büyüğüsün; böyle yaparsan, sonra herkes senin yaptığını yapmaz mı? Herkes oğlunu kurban ederse, bizim de soyumuz kesilmez mi.
    Bütün kalabalık Abdülmuttalib'in aleyhindeydi. Hatta hisleri, duyguları da... Lehinde olan tek şey, çelikten iradesi idi. Allah'ına söz vermişti ve bu sözünü mutlaka yerine getirmeliydi. Çünkü, Allah onun istediğini vermişti. On erkek çocuk ihsan etmişti. Kurban etmemek ona karşı nankörlük olurdu.
    Bu sırada Abdullah'ın dayısı Abdullah bin Mugîre ortaya atıldı ve,
    "Ey Abdülmuttalib," dedi. "Vallahi meşru bir mazeret olmadıkça, sen onu kurban edemezsin. Onu kurtarmak için gerekirse bütün malımızı vermeye hazırız!"
    Abdülmuttalib'in duyguları, şefkati, merhameti de sanki dillenmiş ve kendisine aynı şeyleri haykırıyorlardı. Fakat, çelikten iradesi bir türlü gevşemiyordu.
    Kureyşliler ve oğulları yalvarmalarının netice vermediğini görünce bu sefer şöyle bir teklifte bulundular:
    "Ey Abdülmuttalib! Abdullah'ı al, Şam'a git. Orada bir kadın var; kâhin ve bilgin bir kadın. Doğudan batıdan zorlukta kalan herkes, ülkeler aşıp ona gider. Herkesin derdine bir çare bulur. Elbette senin için bir çare bulur. Abdullah boğazlanacak derse, gel onu boğazla. Yok eğer seni de, Abdullah'ı da, bizi de üzüntüden kurtaracak bir çare bulursa, ona göre hareket edersin."
    Bu fikir Abdülmuttalib'in aklına yattı. Derhal Abdullah'ı yanına alarak Şam'a doğru yola çıktı. Medine'ye geldiklerinde kâhin kadının Hayber'de olduğunu öğrendiler. Oradan Hayber'e geldiler. Arrafe adındaki kâhineyi buldular. Abdülmuttalib durumu olduğu gibi anlattı.
    Kadın sordu:
    "Sizde bir insanın diyeti nedir?"
    Abdülmuttalib,
    "On deve" dedi.
    Bunun üzerine kâhin kadın,
    "Gidin on deve hazırlayın. Çocukla on deveyi alıp ok çektiğiniz yere götürün. Bir tarafta çocuğunuz, diğer tarafta ise on deve olmak üzere ikisi arasında ok çekin. Eğer ok develere çıkarsa, develeri kurban edip çocuğu kurtarın. Yok, eğer ok çocuğa çıkarsa, her defasında develerin sayısına bir diyet miktarı daha ekleyerek Rabbiniz sizden razı oluncaya kadar ok çekmeye devam edin! Ne zaman ok develere çıkarsa, onları boğazlayıp kurban edin. Bu şekilde hem Rabbinizi razı etmiş, hem de çocuğunuzu kurban olmaktan kurtarmış olursunuz" dedi. 13
    Ortaya konan çareyi uygun bulan Abdülmuttalib sevinçten uçacak gibi oldu. Vakit kaybetmeden Mekke'ye döndü. Abdülmuttalib âilesi ve Mekke halkı da bu habere son derece sevindi.
    Kur'a Neticesi
    Mekke'ye dönüşünün ertesi günü idi. Abdülmuttalib, biricik oğlu Abdullah ve on deveyi alarak Kâbe'ye gitti. Kâhin kadının tavsiyesi üzerine Abdullah ile on deve arasında kur'a çekilecekti.
    Abdülmuttalib sevinç içinde, memura, "Çek" dedi. Çekilen ok Abdullah'a çıktı. Develerin sayısını yirmiye çıkardılar. Memur tekrar ok çekti. Ok yine Abdullah'ı gösterdi. Develer otuza çıkarıldı. Ok tekrar Abdullah'a isabet etti. Devler kırk oldu. Ok yine Abdullah'a çıktı. Elli oldu; ok sanki Abdullah'a çıkmakta ısrar ediyordu. Altmış, yetmiş, seksen, doksan oldu. Ok ısrarla Abdullah'ı gösteriyordu. Sanki başka bir âlemden emir alır gibiydi.
    Abdülmuttalib hayret ve heyecan içindeydi. Her çekim esnasında ellerini semaya doğru kaldırarak duâ etmekten de geri durmuyordu.
    Nihayet develerin sayısı yüzü buldu. Tekrar ok çekilince, merakla bakanlar derin bir nefes aldılar. Çünkü ok develere çıkmıştı. Herkes gibi Abdülmuttalib'in de gözleri sevinçle parladı. Fakat, onun bu sevinci fazla sürmedi. Derhal ciddileşti. Kendisini fazla tebrike imkân tanımadı ve şöyle konuştu:
    "Vallahi, üst üste üç defa daha ok çekeceğim. Tâ ki, kalbim mutmain olsun."
    Çekiliş üç defa daha tekrarlandı. Her defasında sevinç çığlıkları atılıyordu. Çünkü, üç seferinde de ok develere çıkmıştı. Bu sevincini Abdülmuttalib, "Allahü ekber, Allahü ekber!" diyerek izhar etti ve diz çökerek duâda bulundu. Böylece Abdullah kurban edilmekten kurtuldu.
    Sevgili oğlunun kurban edilmekten kurtulmasına son derece sevinen Abdülmuttalib, yüz devenin Safa ile Merve arasına götürülüp, yan yana kurban edilmesini emretti. Emri derhal yerine getirildi. Kurban edilen develerin etlerinden Mekke halkı bol bol istifade etti. Alamadıklarını da kurtlar, kuşlar, köpekler, vahşi ve ehil bütün hayvanlar paylaştılar.
    O günden itibaren bir insan diyeti, Kureyşliler ve Araplar arasında, 100 deve olarak kabul edilme âdeti benimsendi. 14
    Resûl-i Ekrem Efendimiz de bu âdeti olduğu gibi bırakmıştır. 15
    Hz. Abdullah'ın İffeti
    Aynı gündü...
    Herkes neticeden memnun kur'a yerinden dağılıyordu. Abdülmuttalib de sevgili oğluyla birlikte şehre geliyordu. Kâbe'nin yanından geçerlerken, babasından bir hayli geride kalmış Abdullah'ın karşısına bir kadın dikildi. Bu kadın, Abdullahın dillere destan güzelliğine hayranlardan biri olan Varaka bin Nevfel'in kızkardeşi Rukiyye idi. O da kardeşi Varaka gibi eski mukaddes kitapları okumuş, o kitaplarda ahirzamanda gelecek peygamberin sıfatlarını görmüş ve öğrenmişti. İç âleminde, Abdullahın yüzünde o âna kadar hiçbir kimsede görmediği müstesna parlaklıkla karşı karşıya kalınca bu sıfatlarla münasebet kurdu. Bu şerefi başkasına kaptırmamak için de güzelliğini, iffetini unutarak Abdullah'ın yanına yaklaştı ve şöyle fısıldadı:
    "Delikanlı, biraz dursana." Abdullah durdu.
    Kadın,
    "Nereye gidiyorsun?" diye sordu.
    Yüzünde parlayan nurun masumiyeti içinde, Abdullah,
    "Babamla gidiyoruz" diye cevap verdi.
    Kadın, bu masum cevap üzerinde pek durmadı ve asıl maksadını açıkladı. Hz. Abdullah'a gayr-ı meşru ilişki teklif etti.
    Abdullah'ın yüzü bir anda kıp kırmızı kesildi. Masumiyetini yırtmak isteyen bu teklife pek aldırmadı ve yoluna devam etmek istedi. Fakat, Rukiyye ona sahip olmak istiyordu. Arzusunu bir başka teklifle cazip hale getirdi:
    "Eğer benimle beraber olmayı kabul edersen, senin için kurban edilen develer kadar develerim var, onların hepsini sana veririm" dedi.
    Abdullah bu cazip teklife de iltifat etmedi ve iffetini sergileyen şu cevabı verdi:
    "Haram öyle acıdır ki, ölüm acısı onun yanında çok hafif kalır. Helâl ise çok tatlıdır.
    Ey kadın, sen git açıkça helâlinden ara!
    Şeref ve iffet sahibi olanlar namuslarını ve dinlerini titizlikle korurlar. Onlar, namussuzluk demek olan bir işe nasıl teşebbüs ve cesaret edebilirler?"
    Bu asil cevabından sonra da, güzel Rukiyye'nin hüzün ve hayranlığı birleştiren bakışları önünde, yoluna devam etti.
    Günler sonra, evlenmiş bulunan Hz. Abdullah, aynı kadınla Mekke sokaklarında bir kere daha karşılaştı. Aynı Rukiyye ona karşı en ufak bir arzu ve hasret belirtisi göstermedi. Bilâkis, hissiz ve bakışları hayranlık şöyle dursun, çok donuktu. Abdullah sebebini sordu:
    "Ne oldu, sana? Halin değişmiş."
    Rukiyye,
    "O gün, alnında esrarlı bir nûr parlıyordu. O nur karşısında kendimden geçtim. Ama şimdi onu göremiyorum" diye cevap verdi.
    Evet, Hz. Abdullah'ın alnında parlayan nur artık yoktu. Çünkü, Kâinatın Efendisine hâmile olan annelerin en büyüğü Hz. Âmine'ye intikal etmişti. Aslında Hz. Abdullah'a hayran ve meftun olan sadece bu kadın değildi. Kötü ahlâktan uzak, ter temiz ve en güzel haslet ve faziletlerle bezenmiş bu delikanlıya bütün Kureyş kızlarının gözleri çevrilmişti; ama, yüzündeki parlaklığın sırrına akıl erdiremeden, Hak Teâlânın ona âhir zaman peygamberinin babası olmak gibi, şereflerin en büyüğünü mukadder kıldığının hikmetini idrak edemeden.
    10. Sîre, 1/150151
    11. Sîre, 1/160; Tabakât, 1/88; Taberî, 1/128
    12. Sîre, 1/152-158; Tabakât, 1/84
    13. Sîre, 1/163; Tabakât, 2/174
    14. Sîre, 1/164; Tabakât, 1/189; Taberi, 2/174
    15. Tabakât, 1/89

  5. #5
    Konuyu Başlatan safari43 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    5.311
    Konular
    1076
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    545

    Peygamber Efendimiz Dünyaya Gelene Kadar Cereayan Eden Hadiseler

    HZ. ABDULLAH'IN EVLENMESİ

    Hz. Abdullah, gün geçtikçe, gönülleri etrafında pervane gibi döndürüyordu. Fakat, o dönen pervanelerin hiçbirine iltifat etmiyor, iffet ve namusunu ter temiz koruyordu.
    Çok sevdiği oğlunun evlenme çağına geldiğini gören Abdülmuttalib, bir an evvel onu mes'ud bir yuvaya kavuşturmak istiyordu. Ancak, ona her yönüyle denk birini bulmak gerekiyordu.
    Abdülmuttalib, bunu bulmada gecikmedi. Benî Zühre kabilesinin büyüğü Vehb bin Abd-i Menâf'ın yanına vararak, kızı Âmine'yi oğlu Abdullah'a istediğini söyledi. Vehb, teklifi memnuniyet ve sevinçle karşıladı. Sonra da şöyle konuştu:
    "Ey amcamoğlu! Biz bu teklifi sizden önce aldık. Âmine'nin annesi, geçenlerde bir rü'yâ görmüştü. Anlattığına göre, evimize bir nur girmiş. Aydınlığı yerleri ve gökleri tutmuş. Ben de bu gece rüyâmda, dedemiz İbrahim'i (a.s.) gördüm. Bana, 'Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah'la kızın Amine'nin nikâhlarını ben kıydım. Sen de onu kabul et' dedi. Bugün sabahtan beri bu rüyânın tesiri altındaydım. 'Acaba ne zaman gelecekler?' diye kendi kendime sorup duruyordum."
    Bunları duyan Abdülmuttalib sevincinden, "Allahü ekber, Allahü ekber!" diyerek tekbir getirdi.
    Vehb'in kızı Âmine hem güzellik, hem ahlâk, hem de nesep itibariyle Kureyş kızları arasında en yüksek mevkie sahipti. Her hususta Abdullah'a denkti ve henüz 14 yaşlarında bulunuyordu. Abdullah ise bu sırada 24 yaşlarında idi. Kısa zamanda düğün yapıldı ve Kâinatın Efendisini dünyaya getirecek mes'ud âile yuvası kuruldu. 16
    Evliliklerinin üzerinden henüz birkaç hafta geçmişti ki, birçok kimsenin fark ettiği garip bir durum oldu. Hz. Abdullah'ın yüzündeki nur, Hz. Âmine'nin alnında parlamaya başladı. Demek ki, artık Hazret-i Âmine, Kâinatın Efendisine hamile idi.
    16. Sîre, 1/167; Tabakât, 1/94

  6. #6
    Konuyu Başlatan safari43 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    5.311
    Konular
    1076
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    545

    Peygamber Efendimiz Dünyaya Gelene Kadar Cereayan Eden Hadiseler

    HZ. ABDULLAH'IN VEFATI

    Evliliklerinin ilk ayları dolmuştu. Hazret-i Abdullah bir ticaret kervanına katılarak Suriye'ye gitti. Gidiş o gidiş oldu. Hz. Abdullah bir daha Mekke'ye dönmedi. Aylar sonra Mekke'ye dönen ticaret kervanı arasında Hz. Abdullah yoktu. Sadece acı haberi vardı.
    Hz. Abdullah, ticaret yolculuğundan dönüşte, Medine'de hastalanmıştı. Ve onu orada dayılarının yanına bırakmışlardı. Bu haberi alan Abdülmuttalib derhal oğlu Hâris'i Medine'ye gönderdi. Hâris, Medine'ye varıncaya kadar herşey olup bitmişti. Hz. Abdullah, Kâinatın Efendisi oğlunun yüzünü bir kerecik olsun görmeden ebedî âleme göç etmişti ve orada Adiyy bin Neccaroğullarından Nabiğa'nın evinin avlusuna defnedilmişti.
    Hâris, bu acı haberi alıp Mekke'ye getirdi. Mekke bir anda mâtem havasına büründü. Genç ihtiyar, küçük büyük arasında fark gözetmeyen ölümün, Abdullah'ı bu genç yaşta, beklenmedik bir zamanda sinesine alışı, Abdülmuttalib âilesini derin bir üzüntüye boğdu. Mekke halkı da gözyaşlarıyla onların teessürüne iştirak etti.
    Hele, henüz genç bir gelin olan Hz. Âmine'nin teessürünü tarif etmek imkânsızdı. Haberi duyduğu andan itibaren bir mum gibi erimeye yüz tuttu. Günlerce gözyaşlarını tutamadı: ağladı, ağladı, ağladı... O ağlarken, bütün insanlığın gözyaşını beraberinde getireceği nur ile silecek ve acılarını dindirecek zâtın dünyaya gelişine ise, iki ay gibi kısa bir zaman kalmıştı.
    Hazret-i Âmine hâdiseden duyduğu derin üzüntüyü gözyaşları arasında şiirinde şöyle dile getirdi:
    "Artık, Mekke'nin Bethâ kolu Hâşimoğullarından boş kaldı. Mekke, Hâşimoğullarının şânından mahrum kalacak artık!
    Ölümün dâvetine u*****, evinden örtüler ve kefenler içinde çıkıp, kabre gitti.
    Ölümün (yeryüzünde yıllarca dolaşıp dursa) insanlar arasında, Hâşimoğlu gibi bir yiğit bulup, boşluğunu dolduramaz.
    Dostları onun tabutunu taşımak için koşuştular, onu elden ele alıp götürdüler.
    Ne yazık ki, ecel hiç beklenmedik bir zamanda onu çekip kendine aldı. Halbuki, o, ne kadar güzel, ne kadar cömert ve ne kadar da merhametli biri idi." 17
    Hz. Abdullah'ın Bıraktığı Miras
    Hz. Abdullah, yeni evliydi. İstikbalini temine yeni yeni hazırlanırken dünyaya gözlerini yummuştu. Bu sebeple maddi plânda geride son derece mütevazi bir miras bıraktı:
    Ümmü Eymen Bereke adında, Kâinatın Efendisini çok seven Habeşli bir câriye, beş deve, birkaç koyun, bir kılıç doğduğu ev ve bir miktar da gümüş para.
    Fakat geriye Allah'ın lütfuyla iki cihanın güneşi olacak hayırlı bir evlâd bıraktı. Nuruyla âlemi aydınlatacak bir zat: Kâinatın Efendisi Hazret-i Muhammed (a.s.m.).
    17. Tabakât, 1/100

  7. #7
    Konuyu Başlatan safari43 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    5.311
    Konular
    1076
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    545

    Peygamber Efendimiz Dünyaya Gelene Kadar Cereayan Eden Hadiseler

    FİL VAK'ASI

    Hidâyet Güneşinin doğmasına az bir zaman kalmıştı. Kâbe'ye her taraftan insanlar akın akın gelip hac mevsiminde ziyâret ediyorlardı. Kâbenin bu kadar çok ziyaretçi toplamasını birtakım kimseler hazmedemiyor ve rahatsızlık duyuyorlardı. Bunlardan biri de, Habeş Melikinin Yemen valisi Ebrehe Eşrem idi.
    Ebrehe, Kâbe'ye olan insan akınını önlemek için, Bizans İmparatorunun da yardımıyla önce San'a şehrinde Kulleys adında bir kilise yaptırdı. İçini büyük masraflar sonucu altın ve gümüşle süsledi. Dışını çeşitli yerlerden getirttiği son derece kıymetli taşlarla donattı. Öyle ki, o anda yaptırdığı kilisenin bir benzeri başka bir yerde yoktu.
    Bu süs ve tezyînat ile, Ebrehe, güyâ halkı buraya celbedecekti. Dolayısıyla Kâbe'ye karşı gösterilen muazzam teveccühü aklınca kırmış olacaktı. Ebrehe, kilisenin inşası bittikten sonra, Habeş hükümdarına takdirini kazanmak niyetiyle de şu mektubu yazdı:
    "Hükümdarım, senin için öyle bir mabed yaptırdım ki, şimdiye kadar ne bir Arap, ne de bir Acem onun gibisini yapmış değildir. Arapların haccını buraya çevirmedikçe de asla durmayacağım. 18
    Fakat Ebrehe'nin bütün bu masraf ve gayretleri boşa çıktı. Yaptırdığı kilisenin müstesna tezyinatını ve muhteşem yapısını görmek için birçok kimse etraftan geldi. Ama sadece süsünü, püsünü görmek için. Kâbe'ye olan akını, yine eskisi gibi, eksilmek şöyle dursun, artarak devam ediyordu.
    Kulleys'in Kirletilmesi ve Ebrehe'nin Kararı
    Ebrehe'nin, Kâbe'ye olan teveccühü kırmak niyetiyle muhteşem bir kilise yaptırdığı Araplarca da duyulmuştu. Bu arada Kinane kabilesinden Nevfel adında biri, bu kiliseyi kirletmeyi aklına koydu. Bir gece yarısı giderek Kulleys'in içini, dışını pisliğiyle kirletti. Sonra da kaçıp memleketine döndü. Bu hâdise, insanların Kâbe'ye teveccühünün devam etmesinden fazlasıyla öfkelenmiş bulunan Ebrehe'yi bütün bütün çileden çıkardı. Hâdiseyi Araplardan birinin yaptığını da öğrenince,
    "Araplar bunu Kâbe'lerinden yüz çevirttiğim için yapıyorlar. Ben de onların Kâbe'sinde taş üstünde taş bırakmayacağım" diye yemin etti. 19
    Sonra da Kâbe'yi yıkmak gayesiyle Mekke üzerine yürümeye hazırlandı. Habeş Necaşîsinden "Mahmud" adındaki meşhur fili istedi. Necaşî, o sırada dünyada büyüklük ve kuvvetçe eşsiz olan "Mahmut" isimli fili, Ebrehe'ye göndererek arzusunu yerine getirdi. 20
    Ebrehe ordusunu hazırladı. Mekke'ye doğru yola çıktı. Mahmud adlı fil ile ordunun önünde Mekke'ye doğru ilerliyordu.
    Ebrehe, ordusuyla, Mekke'ye yakın Muğammis denilen mevkie gelince, bir süvari birliğini öncü olarak gönderdi. Süvari birliği Mekke civarına kadar sokularak, Resûl-i Ekrem Efendimizin dedesi Abdülmuttalib'in iki yüz devesi de dahil, Kureyş ve Tihâmelilerin sürülerini gasbetti. 21 Bu sırada, Abdülmuttalib, Kureyş kabilesinin reisi idi.
    Ebrehe ve Abdülmuttalib
    Ebrehe, bir elçi ile Kureyşlilere şu haberi gönderdi:
    "Ben sizinle harbetmek için değil, şu mâbedi yıkmak için geldim. Eğer bana karşı koymazsanız, kanınızı akıtmaktan vazgeçerim. Şâyet, Kureyş kabilesinin reisi benimle harb etmek istemiyorsa, yanıma kadar gelsin." 22
    Kureyş Reisi Abdülmuttalib'in elçiye cevabı şu oldu:
    "Allah adına yemin ederiz ki, biz kendisi ile harb etmek istemiyoruz. Zaten buna gücümüz de yetmez. Yalnız, bu mâbed Allah'ın evidir. Onu yıkılmaktan ancak Allah koruyabilir. O kendi mukaddes beytini muhafaza etmezse, bizde Ebrehe'yi bu hareketinden vaz geçirecek güç ve kuvvet yoktur." 23
    Karşılıklı bu konuşmadan sonra Abdülmuttalib, elçi ile birlikte Ebrehe'nin yanına vardı. Abdülmuttalib heybetli bir görünüşe sahipti. Onu bu haliyle gören Ebrehe, içinden kendisine karşı gayr-i ihtiyarî bir hürmet hissi duydu. Ona, şerefli bir misafir muamelesinde bulunduktan sonra, arzusunun ne olduğunu sordu.
    Abdülmuttalib isteğini belirtti:
    "Askerlerin, iki yüz devemi almıştır. Arzum, develerimin iadesidir."
    Ebrehe, bundan pek hoşlanmadı ve alaylı bir tavırla,
    "Seni görünce büyük bir adam zannetmiştim. Konuşmaya başlayınca pek de öyle olmadığını anladım. Ben senin ve atalarının tapınağı olan Kâbe'yi yıkmaya gelmişken, sen ondan söz etmiyorsun da, aldığım iki yüz deveden bahsediyorsun" diye konuştu.
    Abdülmuttalib, Ebrehe'nin alaylı tavrına aldırmadan,
    "Ben develerimin sahibiyim. Kâbe'nin de bir sahibi ve koruyucu vardır. Elbette onu koruyacaktır" diye karşılık verdi.
    Bu sözler Ebrehe'yi hiddete getirdi ve şöyle konuştu:
    "Onu bana karşı kimse koruyamaz!"
    Abdülmuttalib yine sözün altında kalmadı ve,
    "Orası beni ilgilendirmez. İşte sen ve işte O!" 24 dedi.
    Karşılıklı bu konuşmalardan sonra, Ebrehe, Abdülmuttalib'in gasbedilen develerini geri verdi. Abdülmuttalib ordugâhı terk ederek Mekke'ye geldi ve olup bitenleri Kureyşlilere anlattı. Ayrıca iki yüz deveyi de Allah için kurban etmek üzere işâretleyerek serbest bıraktı.
    Mekke Boşaltılıyor
    Abdülmuttalib, ayrıca Ebrehe ordusunun şerrinden ve zulmünden korunmak için Mekke'yi boşaltmalarını halka tavsiye etti. Kendisi de birkaç kişiyle birlikte Kâbe'nin yanına vardı ve kapının halkasına yapışarak,
    "Allah'ım! Bir kul dahi evini, barkını korur. Sen de kendi evini koru. Tâ ki, yarın onların salipleri ve kuvvetleri senin kuvvetine galebe çalmasın" 25 diye dua etti.
    Mekke boşaltıldı. Halk, dağ başlarına ve kuytu yerlere sığınarak, Ebrehe ordusunun yapacaklarını beklemeye koyuldu. Mekke mahzûn, Kâbe mahzûn, Kureyş mahzûndu.
    Ordu Harekete Hazır, Fakat...
    Ertesi günün sabahı idi. Mekke üzerine yürüyüp, Kâbe'yi yerle bir etmek için Ebrehe ordusunda hazırlık tamamdı. Ordu bir tek işâret beklemekte idi. Tarih, Milâdî 571, 17 Muharrem Pazar günü...Ordu hareket edeceği sırada, Ebrehe'ye kılavuzluk görevini üzerine almış bulunan Nüfeyl bin Habib adındaki adam, büyük fil Mahmud'un kulağına eğilerek şunları fısıldadı:
    "Çök Mahmud! Sağ sâlim geldiğin yere dön. Sen, Allah'ın mukaddes saydığı beldedesin!" 26
    Bu sözleri söyledikten sonra da koşarak bir dağa sığındı. Nüfeyl'in bu sözleri üzerine, o heybetli fil birden bire çöküverdi. Kaldırmak için her tedbire başvurdular, fakat bir türlü muvaffak olamadılar. Yönünü Yemen'e doğru çevirdiklerinde koşuyor, Şam'a doğru çevirdiklerinde yine koşuyor, doğu tarafına yönelttiklerinde aynı şekilde durmadan koşuyordu. Ancak, yüzünü Mekke'ye doğru çevirdiklerinde, âdetâ bacaklarındaki kuvvet birden bire çekiliveriyor ve Mahmud çöküveriyordu. 27
    Bu heyecanlı anda, kimsenin fil-i Mahmud'un bu hareketine akıl erdiremeyip düşündüğü sırada, Cenâb-ı Hak, celâl ile tecelli etti ve Kur'ân'da "Ebabîl" diye adlandırılan kuşları deniz tarafından Ebrehe ordusunun üzerine salıverdi. Kırlangıçlara benzeyen bu kuşların herbiri, biri ağzında, ikisi de ayaklarında olmak üzere nohut veya mercimek tanesi büyüklüğünde üçer taş taşıyordu. Bu taşların isabet ettiği her asker, anında yerde debelenip, ölüveriyordu. 28
    Taş yağmuru ile karşı karşıya kalan askerler şaşırıp kaldılar. Bir anda karargâh, yıkılan, yere serilen insan ve hayvanlarla doldu. Kendilerine taş isabet etmeyenler ise, kaçışmaya başladılar. Ebrehe de o anda canlarını zor kurtaranlar arasında idi. Fakat, aldığı bir taş yarası ile sonradan o da arzusuna muvaffak olamadan ölüp gitti. 29
    Bu arada, Kâbe üzerine yürümemenin bir mükâfatı olarak Mahmud adındaki fil de sağ kurtuldu.
    Cenâb-ı Hak, Ebrehe ordusuna Ebabîl kuşlarını musallat ettikten sonra, Ayrıca arkasından sel halinde yağmur yağdırdı. Yağmur seli, Ebrehe ordusunun ölülerini de silip süpürerek denize döktü. 30
    Yüce Rabbimiz, Kur'ân-ı Kerîminde bu hâdiseyi bize şöyle haber verir:
    "Rabbinin fil sahiplerine ne yaptığını görmedin mi? Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? Üzerlerine bölük bölük kuşlar gönderdi.Onlara ateşte pişirilmiş taşlar attılar. Rabbin onları yenilmiş ekin çöplerine çevirdi." 31
    Bu hâdise, Resûl-i Ekrem Efendimizin peygamberliğinin bir delili idi. 32 Zira dünyaya gözlerini açmaya pek az bir zaman kala meydana gelmiş ve doğum yeri, sevgili vatanı ve kıblesi olan Mekke ve Kâbe-i Muazzama harika ve gaybî bir surette Ebrehe ordusunun tahribinden kurtulmuştur.
    Evet, Cenâb-ı Hakkın rahmet ve hikmeti, elbette Habibinin yüzü suyu hürmetine bu muazzam mâbedi Ebrehe ordusuna çiğnetmeye müsaade etmezdi ve etmedi de.
    18. Sîre, 1/45; Tabakât, 1/91; Taberî, 2/109
    19. Sîre, 1/47; Tabakât, 1/91; Taberî, 2/110
    20. Tabakât, 1/91
    21. Sîre, 1/50, Tabakât 1/91; Taberi, 2/111
    22. Sîre, 1/50
    23. A.g.e.
    24. Sîre, 1/51; Tabakât, 1/92
    25. Sîre, 1/53; Tabakât, 1/92
    26. Sîre, 1/54
    27. Sîre, 1/54; Taberî, 2/113
    28. Sîre, 1/54-55; Tabakât, 1/92
    29. Sîre, 1/56
    30. Tabakât, 1/92
    31. Fil Sûresi
    32. Resûl-ü Ekrem Efendimize risâlet vazifesi verilmeden önce peygamberliği ile alâkalı olarak meydana gelen hâdiselere "irhasât" denir. Bu hâdiseler, Efendimizin peygamberliğine delil teşkil ederler. Âlimler, Fil Vak'asını da irhasâttan kabul etmişlerdir.

  8. #8
    Konuyu Başlatan safari43 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    5.311
    Konular
    1076
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    545

    Peygamber Efendimizin Dünyaya Gelişi

    RESÛL-İ EKREM EFENDİMİZİN DÜNYAYA TEŞRİFLERİ

    Yeryüzünü mânevî bir karanlık kaplamıştı.
    Mevcudat, beşerin zulüm ve vahşetinden âdetâ mâteme bürünmüştü. Gözyaşı döken gözler değil, ruh ve kalblerdi. Kalb ve ruhların keder, elem ve gözyaşına âlem de iştirak etmiş, sanki umumi yas ilân edilmişti.
    Yeryüzü saâdetin, sevincin, huzurun kaynağı olan "Tevhid" inancından mahrumdu. Küfür ve şirk fırtınası ruh ve kalbleri kasıp kavurmuştu. Gönüllerde tek mâbud yerine, birçok batıl ilâhlar yer almıştı. Hakiki sahibini arayan ruhların feryadı ortalığı çınlatıyordu.
    İnsanlar birbirini yiyen canavarlar misali vahşileşmiş; küfür şirk, cehâlet ve zulüm bataklığında boğulmaya yüz tutmuşlardı. Zalimin zulüm kamçısı altında mazlum inim inim inler hale gelmişti.
    Âlem mahzun, varlıklar mahzun, gönüller mahzun ve sîmalar mahzundu…
    Akıl, ruh ve kalbleri mânevî kıskacı altına alıp olanca kuvvetiyle sıkan bu küfür ve şirke, bu dalâlet ve cehalete, bu hüzün ve sıkıntıya beşerin daha fazla katlanmasına Allah'ın sonsuz merhameti elbette müsaade edemezdi. Bütün bunlara son verecek zâtı şefkat ve merhametinin bir eseri olarak elbette gönderecekti.
    İşte, o zât geliyordu. Dünyanın mânevi şeklini beraberinde getirdiği nur ile değiştirecek eşsiz insan, Allah'ın son peygamberi geliyordu.
    Cin ve inse ebedî saâdetin yolunu gösterecek Hazret-i Muhammed (a.s.m.) geliyordu.
    Kâinat, hürmet ve haşyet içinde efendisini beklemekte idi. Her varlık, kendisine mahsus diliyle, hâl ve hareketiyle bu emsâlsiz insana "hoş-âmedîde" bulunmak üzere sevinç içinde hazır durumda idi.
    Tarih Milâdî 571, Nisan ayının yirmisi…
    Fil Vak'asından elli veya elli beş gece sonra. Kamerî aylardan Rebiülevvel ayının on ikinci gecesi.
    Mekke'de mütevâzî bir ev, günlerden Pazartesi...
    Vakit, vakitlerin sultanı, seher vakti.
    Bu mütevâzî evde ve bu eşsiz vakitte muazzam ve eşsiz bir hâdise vuku buldu: Kâinatın Efendisi Hazret-i Muhammed Sallallahü Aleyhi Vesellem dünyaya gözlerini açtı.
    Bu göz açışla birlikte âlem, sanki birden elem ve mâtemini unutarak sürura gark oldu. Karanlıklar anında nurla yırtılıverdi. Kâinat sevinç ve heyecan içinde âdetâ,
    "Doğdu ol saatte, ol Sultan-ı Dîn
    Nûra gark oldu semâvât ü zemîn" diye haykırdı.
    Annesinin Dilinden:
    Yeryüzünde hiçbir anneye nasip olmayan eşsiz şerefe mazhar kılınan aziz anne, Hz. Âmine, o mes'ud ânı şöyle anlatır:
    "Hamileliğimin altıncı ayında bir gece rüyâda karşıma bir zât çıkıp dedi ki: 'Yâ Âmine! Bil ki, sen âlemlerin hayrına hamilesin. Doğurunca ismini Muhammed koy ve halini hiç kimseye açma!'"
    Derken doğum zamanı gelmişti. Kayınbabam Abdülmuttalib Kâbe'yi tavafa gitmişti.
    Evdeydim. Birden kulağıma müthiş bir ses geldi. Korkudan eriyecek gibi oldum. Bir de ne göreyim? Bir beyaz kuş peydahlanıp yanıma geldi ve kanadıyla arkamı sıvadı. O andan itibaren bende korku, kaygı adına hiçbir şey kalmadı."
    Yanıma bir göz attım. Bana bir ak kâse içinde şerbet sunuyorlar. Kâseyi dikip içer içmez, beni bir nur [denizi] sardı.
    "Ve Muhammed dünyaya geldi..."
    Aziz anne doğum sonrasını ise şöyle anlatır:"Gördüm ki, doğuda bir bayrak, batıda bir bayrak ve Kâbe'nin üstünde bir bayrak. Doğum tamamlanmıştı. Yavruya baktım. Secdede, parmağını da göğe kaldırmış. Hemen bir ak bulut inip yavruyu kundakladı ve kapladı. Bir ses işittim: 'Doğuları ve batıları dolaştırın, deryaları gezdirin, tâ ki mahlûklar Muhammed'i ismiyle, sıfatıyla, sûretiyle tanısınlar.'"
    Biraz sonra bulut gözden kaybolup gitti."
    Aynı gece Hz. Âmine bir nur görmüş ve bu nurun aydınlığında Şam'ın saray ve köşklerini seyretmiştir.
    Şifâ ve Fâtıma Hûtun'un Müşâhedeleri
    Kâinatın Efendisi dünyaya teşrif buyurdukları sırada, aziz annesinin yanında Abdurrahman bin Avf'ın annesi Şifâ Hâtun ile Osman bin Ebu'l-Âs'ın annesi Fâtıma Hâtun da vardı.
    Ebelik vazifesinde bulunan Şifâ Hâtun o andaki müşâhedesini şöyle anlatır:
    "Allah'ın Resûlü doğdukları zaman ben oradaydım. Hemen yetiştim. Kulağıma bir ses geldi: 'Allah'ın rahmeti Onun üzerine olsun.' Maşrık ile mağrib arası nurla doldu. Hattâ Rûm diyarının bazı saraylarını gördüm. Sonra Allah Resûlünü kucağıma alıp emzirmeye başladım. Üzerime öyle bir hâl geldi ki, vücudum titremeye başladı ve gözlerim karardı. Yavrucağı gözden kaybettim. Bir ses, 'Nereye gitti?' diye sordu. 'Doğuya götürdüler' diye cevap verildi."
    Bu sözler hiç zihnimden çıkmadı: O zamana kadar ki, Allah Resûlü peygamberliğini ilân eder etmez hemen koştum ve ilk Müslümanlarla beraber îmân dâiresine girdim." 33
    Fâtıma Hâtun ise, hâtırasında o mes'ud gecede doğuma sahne olan evin nurla dolduğunu ve gökteki yıldızların âdetâ üzerlerine salkım salkım dökülecekmiş gibi sarktıklarını anlatmıştır. 34
    Peygamber Efendimizin bir başka hususiyeti, dünyaya sünnetli ve göbeği kesilmiş olarak gelmiş olmasıydı. 35 Sırtında, iki kürek kemiği arasında, tam kalbinin hizasında Nebîlik mührü "Hâtem-i Nübüvvet" bulunuyordu. Üzerleri tüylü, kabarık, kırmızımtırak inci gibi benlerin bir araya gelmesinden meydana gelmiş ve keklik yumurtası büyüklüğündeydi. Bu mühür, Resûl-i Ekrem Efendimizin beklenen son peygamber olduğunun bir alâmeti idi.
    Ashabdan Sâib bin Yezid, Resûl-i Ekrem Efendimizin "Nübüvvet Mührü" ile ilgili olarak şöyle der:
    "Çocukluğumda, teyzem beni Nebiyy-i Ekremin (a.s.m.) yanına götürüp,
    'Yâ Resûlallah, şu yeğenimin ayağında ıztırabı var' dedi."
    Resûlullah eliyle başımı sığayıp, bana bereket duâ etti. Sonra abdest aldı. Abdest suyundan içtim. Sonra arkasında durdum ve iki omuzu arasında çadırın koca düğmeleri [yahut keklik yumurtası] gibi olan Hatem-i Nübüvveti gördüm."
    Hazret-i Ali de (r.a.) Resûl-i Ekremi tarif ve tavsif ederken, "İki küreği arası enli, kendisinin peygamberlerin sonuncusu olduğu kürekleri arasındaki Peygamberlik Hâteminden belliydi" der.
    Abdülmuttalib'e Verilen Müjde
    Kâinatın Efendisi Peygamberimiz dünyaya geldiği sırada dedesi Abdülmuttalib, Kâbe civarında Kııreyş'in ileri gelenlerinden birkaçı ile oturmuş sohbet ediyordu.
    Kendisine haber verildi. Son derece sevinen Abdülmuttalib, bir anda kendisini nurtopu torununun yanında buldu. Kucakladı, öptü, kokladı... Sonra da oğlu Ebu Tâlib'e teslim ederek, "Bu çocuk sana emanetimdir. Bu oğlumun şânı, şerefi yüce olacaktır" diye konuştu.
    Abdülmuttalib, bu mes'ud hâdisenin hatırı için Kâinatın Efendisinin doğumunun yedinci günü develer, davarlar kestirerek Mekke halkına üç öğün ziyafet çekti. Ayrıca şehrin her mahallesinde develer kurban ederek insan ve hayvanların istifadesine bıraktı.
    Nur Çocuğa İsim Verildi: Muhammed (a.s.m.)
    Umumi ziyafetten sonra nurtopu Efendimize ne ad koyduğunu dedesinden sordular. Şu cevabı verdi:
    "Muhammed."
    "Neden atalarından birinin ismini takmadın da bu ismi verdin?" dediler. Cevabı şu oldu:
    "Allah'ın ve insanların onu övmelerini istediğim için."
    Gerçekten, Kâinatın Efendisi Peygamberimiz Allah'ın, insanların ve meleklerin senâsına eşsiz bir surette mazhar olmuş dünya üzerinde tek şahsiyettir. Çünkü, o bu övgüye, bu alâka ve sevgiye ve bu hürmete lâyıktı. Bu medhi, bu muhabbeti eşsiz îmânı, ihlâs ve samimiyeti ve en güzel, en üstün ahlâkıyla hak etmişti. Bunun içindir ki, onun medih makamına erişecek hiçbir fanî olmamış ve olamaz.
    33. Kastalanî, Mevâhibü'l-Ledünniye, 1/122
    34. Kaâdı İyaz, Şifâ, 1/267
    35. Rivâyet edildiğine göre ilk insan ve ilk peygamber Hazret-i Âdem de (a.s) sünnetli olarak dünyaya gelmişti. Yine kaynaklar, peygamberlerden Şit, İdrîs, Nûh, Mûsa, Süleyman, Şuayb, Yahya ve Hûd (Aleyhimüsselâm) Hâzerâtının da dünyaya sünnetli olarak geldiklerini kaydederler.

  9. #9
    Konuyu Başlatan safari43 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    5.311
    Konular
    1076
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    545

    Peygamber Efendimizin Dünyaya Gelişi

    EFENDİMİZİN DÜNYAYA TEŞRİFLERİ SIRASINDA MEYDANA GELEN HÂRİKÂ HÂDİSELER
    Kâinatta en büyük hâdise hiç şüphe yok ki, Kâinatın Efendisi Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (a.s.m.) dünyaya teşrifleri hâdisesidir.
    Çünkü, hilkat ağacının çekirdeği odur. Kâdir-i Zülcelâl, onun gelişini takdir etmemiş olsaydı, kâinat da, insan da olmayacaktı. Dolayısıyla imtihan dünyasının kapısı da açılmayacaktı. "Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa, Nûr-u Muhammedî (a.s.m.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir: Eğer o âlem-i kebir, bir şecere tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi [meyvesi] olur. Eğer dünya mücessem bir zîhayat farzedilirse, o nur onun ruhu olur. Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur."
    İşte, "Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri [kâinatı] yaratmazdım" kudsî hadisi , bu sırra işaret etmektedir.
    Ayrıca, Efendimizin risâleti diğer peygamberler gibi hususî değil, umumi ve cihanşümûldür. Buna binâen elbette dünyaya teşrifleri esnasında birtakım hârikâ hâdiseler vücuda gelecekti. Ve bu hâdiseler akıl ve basîret sahiplerini düşünceye sevkedecekti.
    Nebiyy-i Ekrem Efendimizin dünyaya teşrifleri esnasında belli başlı şu hârikâ hâdiseler meydana geldi :
    1) Teşrif Ettikleri Gece Bir Yıldız Doğdu.
    Yahudîler arasında birçok âlim vardı. Bunlar, kitaplarında Allah Resûlünün geleceğini görüp, öğrenmişlerdi. Yıldızlardan hüküm çıkarmada da usta sayılırlardı. Efendimizin doğumu gecesinde bir yıldız parlamış ve Yahudî âlimler bu yıldızdan Ahirzaman Peygamberinin dünyaya teşrif ettiklerini anlamışlardı.
    Resûl-i Zîşanın meşhur şâiri Hassan bin Sâbit (r.a.) bu hususu şöyle anlatmıştır:
    "Ben sekiz yaşlarında var yoktum. Biliyorum, bir sabah vakti, Yahudînin biri 'Hey Yahudîler!' diye çığlık atarak koşuyordu. Yahudîler, 'Ne var, ne yırtınıyorsun?' diyerek adamın başına üşüştüler. Yahudî şöyle haykırıyordu:
    "'Haberiniz olsun, Ahmed'in yıldızı bu gece doğdu. Ahmed bu gece dünyaya geldi."' 36
    İbni Sa'd'ın naklettiği konu ile ilgili bir rivâyette ise şöyle denilmektedir:
    "Mekke'de oturan bir Yahudî vardı. Allah Resûlünün doğdukları gecenin sabahı Kureyşlilerin karşısına çıktı ve sordu:
    "'Bu gece kabilenizden bir oğlan çocuk doğdu mu?'
    Kureyşliler, 'Bilmiyoruz' cevabını verince, adam sözlerine devam etti:
    "'Varın, gidin, soruşturun, arayın; bu ümmetin peygamberi bu gece doğdu. Sırtında alâmeti var.'"
    Kureyşliler varıp soruşturdular ve gelip Yahudîye haber verdiler:
    'Bu gece Abdullah'ın bir oğlu dünyaya geldi, sırtında bir nişan var.'"
    Yahudî gidip peygamberlik alâmetini gördü. Ve aklını kaybetmişçesine şöyle haykırdı:
    "'Peygamberlik artık İsrâiloğullarından gitti. Kureyşlilere öyle bir devlet gelecek ki, haberi doğudan batıya kadar ulaşacaktır.'" 37
    Demek gökkubbe pırıl pırıl yıldız kandilleriyle Resûl-i Kibriya Efendimizin gelişini alkışlıyordu.
    2) Medâyin'deki Kisrâ Sarayından On Dört Burç Çatırda***** Yıkıldı.
    Kâinatın Efendisinin doğduğu geceydi... Saatler, doğum anlarını gösteriyordu. Derin bir uykuya dalan Medâyin şehri korkunç bir çatırdı ve gürültü sesiyle uyandı. Hükümdarla birlikte halk da heyecan içinde yataklarından fırladı. Manzara korkunçtu ve telaş verici idi. Hükümdar Sarayının o sapa sağlam burçlarından on dördü çatırda***** yıkılıvermişti.
    Geceyi korkular içinde geçiren Kisrâ sabaha çıkar çıkmaz memleketinin dinî reislerini derhal bir toplantıya çağırdı. Toplantıda, cereyan eden hâdisenin neyin nesi olduğunu görüşeceklerdi.
    Kisrâ tacını giymiş tahtına oturmuştu. Henüz müzakereye başlamamışlardı ki, doludizgin yaklaşan bir atlı, elinde bir mektup getirdi. Mektupta, İstahrabat'ta binlerce seneden beri ışıl ışıl yanan ateşlerinin söndüğü haber veriliyordu.
    Bu haber, Kisrâ'nın korku ve heyecanını daha da arttırdı.
    Bu sırada toplantıda bulunan İran başkadısı Mûbezan söz alarak gördüğü bir rüyâyı anlattı:
    "Gördüm ki yüzlerce kükremiş deve, önlerine şaha kalkmış Arap atları olduğu halde Dicle suyunu geçti ve İran topraklarına yayıldılar."
    Kisrâ, doğru sözlü, bilgili ve adaletli Mûbezan'ın bu rüyâsını da mânâlı buldu. Sinirleri fazlasıyla gerilmişti. Bu muammayı çözmek istiyordu. Bilgisine ve irfânına güvendiği Mûbezan'a sordu:
    "Peki, bu neye işâret olabilir?"
    Başkadının cevabı kısa ve öz oldu:
    "Araplar tarafından çok önemli birşeyler olacağına işâret olabilir."
    Kisrâ, bunun üzerine derhal Hîre Valisi Numan bin Münzir'e bir mektup yazdı. Mektupta,
    "Bana orada bulunan âlimlerden, suallerime cevap verebilecek kudrette biri varsa gönder!" diyordu.
    Mektubu alan Numan, işin ciddiyetini anladı ve derhal Abdü'l-Mesîh bin Amr adında bir bilgini Medayin'e gönderdi.
    Gelen âlimi hükümdar derhal huzura kabul etti.
    Cereyan eden hâdiseleri anlattıktan sonra, kendisinden bu hususta bilgi istedi. Abdü'l-Mesih, Kisrâ'ya hâdiseler hakkında bir bilgi veremeyeceğini söyledi ve ilâve etti:
    "Şam yakınında Câbiye'de oturan dayım Satîh'de bunlara cevap verecek bilgi vardır."
    Bunun üzerine Kisrâ, Abdü'l-Mesîh'i gidip Satîh'ten hâdiseler hakkında bilgi almak üzere vazifelendirdi.
    Meşhur Şam kâhini Satîh kemiksiz, âdetâ âzâsız bir vücud, yüzü göğsü içinde bir acûbe-i hilkat ve çok yaşlı bir kâhindi. Dâimâ sırt üstü yatardı. Bir yere götürülmek istendiği zaman bohça gibi katlanırdı. Gaipten verdiği doğru haberler, o zamanın insanları arasında meşhurdu.
    Abdü'l-Mesîh, dağ taş demeden yol alarak dayısı Satîh'in yanına vardı. O sırada Satîh, hayatının son anlarını yaşıyordu. Şiddetli hastalık içinde kıvranıyordu. Hastalığın şiddeti dudaklarından konuşma kudretini de alıp götürmüştü ki, gelen adamın ne selâmın alabildi ve ne de konuşabildi.
    Fakat, Abdü'l-Mesîh olup bitenleri anlatınca iş birden değişiverdi. Ölüm döşeğinde ecelle pençeleşen Satîh gözlerini birden açtı ve sanki kabir kapısına değil, dünya evinin kapısına yeni ayak basacakmış gibi canlanarak heyecan içinde haykırdı:
    "Ey Abdü'l-Mesîh! İlâhi vahyin okunması çoğalacak.
    Asâ'nın sahibi peygamber olarak gönderildi. Semâve Vadisini su bastı, Farsların ateşi söndü. Artık Şam da Şam değil, Satîh için."
    Şunu iyi bil ki, zaman üzerinde hükmü geçerli olan mutlak Hâkim, böyle istedi ve gelen peygamberle nebîlik ipinin iki ucunu düğümledi."
    Derin bir nefes çektikten sonra da ilâve etti:
    "Sasanîlerden, yıkılan burç sayısınca hükümdar gelecek ve sonra hüküm yerini bulacaktır." 38
    Bu cümleler, Satîh'in dudaklarından dökülen son sözler oldu. Sanki bu gerçeği dile getirmek için bekleyip durmuştu. Sözlerini bitirir bitirmez gözlerini kapadı ve ruhunu Yüce Allah'a teslim etti.
    Meşhur kâhin Satîh, bu sözleriyle açıkça Âhirzaman Peygamberinin dünyaya gelmiş olduğunu haber veriyordu. O âna kadar bir benzeri görülmemiş bu hâdise, dünyaya o gece şeref veren zâtın beraberinde getirdiği sönmez nûr ile Mazdeizmin 39 karanlık inancı içinde kıvranan İran saltanatını ortadan kaldıracağına işaretti. Nitekim, tarih buna şahid oldu ve hâdiseler Satîh'in haber verdiği gibi cereyan etti: İran Devleti, 67 yıl süren on dört hükümdarın idaresinden sonra, Kadisiyye'de Hâtemü'l-Enbiyânın ordusu tarafından İslâm topraklarına katıldı.
    3) Kâbe'nin İçini Karanlık Ve Kirlere Boğan Putların Pekçoğu Başaşağı Yıkıldı:
    Kureyş müşrikleri, yeryüzünde Allah'ın tek ma'bud oluşunun içinde ve üstünde ilk olarak abideleştiği Kâbe'yi putlarla karanlıklara boğmuşlardı. Ne var ki, henüz Tevhid temsilcisi Resûl-i Kibriyânın dünyaya gözlerini açması karşısında bile, çoğu yerlerine kurşun ile perçinlenmiş bu putlar, hâdisenin azametine dayanama***** yerlere yıkılıverdiler.
    Bu hâdisenin ifâde ettiği mânâ büyüktü: Dünyaya teşrif eden bu Zât, kendisine verilecek vazife gereği kapkaranlık şirk inancını ortadan kaldıracaktır. Gönüllerde pâk, nezih ve saâdet dolu Tevhid inancını bayraklaştıracaktır.
    Dünya buna şâhid oldu. O Resûl-i Zîşan, kısa zamanda Kâbe'yi cansız putlardan temizlediği gibi, gönüllerdeki putları da İslâm îmânı ile yok ediverdi.
    4) İstahrabat'ta Bin Seneden Beri Yanmakta Olan Mecûsîlerin Kocaman Ateş Yığınları Bir Anda Sönüverdi.
    Mecûsiler bu ateş yığınını kendilerine ilâh kabul etmişlerdi. Efendimizin dünyaya teşrifleri ile birlikte bu kocaman ateş, sanki okyanusların istilâsına uğramış basit bir ateşmiş gibi sönüverdi.
    Demek ki, gelen zât, putperestlik gibi, ateşperestliği de bir çırpıda ortadan kaldıracak ve yeryüzünü Tevhid meş'alesiyle aydınlatacaktı.
    5) Takdis Edilen Meşhur Sâve (Taberiyye) Gölü Bir Anda Kuruyuverdi.
    Bu da, gelen zâtın, Allah'ın izni ile olmayan şeylerin takdis edilmesini yasaklayacağının ifâdesi idi.
    6) Dünyaya Teşrifleri Ânında, Şark Ve Garbı Küçük Bir Oda Gibi Aydınlatan Bir Nur Görüldü.
    Demek ki, dünyaya gelen zâtın tebliğ edeceği din, şark ve garbı bütün ihtişamıyla kucaklayacak, insanlığın beşte birini şefkadi sînesinde terbiye edip okşayacaktı.
    7) Semâve Vadisi Taşan Seller Altında Kalıp, Suya Gark Oldu.
    Resûl-i Kibriya Efendimizin dünyaya gözlerini açtıkları geceydi. Taşan seller Semâve Vadisi ve Semâve şehrini sular altında bıraktı. Şehir halkı, dehşet içinde kalarak, çareyi dağlara ve tepelere sığınmakta buldu. Sonra da bir mektup yazarak durumu Kisrâ'ya bildirdiler ve kendisinden yiyecek ve içecek yardımı istediler.
    8) Gök Kubbeden Salkım Salkım Yıldızlar Döküldü:
    Nebiyy-i Ekrem Efendimizin dünyaya teşrifleri gecesinde hazan yaprağı gibi gök kubbeden yıldızlar döküldü. 40 Bu hâdise de şuna işâret ediyordu: Bundan böyle şeytan ve cinlerin gökten haber almaları son bulmuştur. "Madem Resûl-i Ekrem Aleyhisselâtü Vesselâm vahiy ile dünyaya çıktı, elbette yarım yamalak ve yalanlar ile karışık, kâhinlerin ve gâipten haber verenlerin ve cinlerin ihbarâtına (haberlerine) set çekmek lâzımdır ki, vahye bir şüphe irâs etmesinler ve vahye benzemesin. Evet, bi'setten evvel kâhinlik çoktu. Kur'ân, nazil olduktan sonra onlara hâtime çekti. Hattâ çok kâhinler îmâna geldiler. Çünkü, daha cinler tâifesinden olan muhbirlerini bulamadılar." 41
    O âna kadar görülmemiş bu hâdiselerin Resûl-i Ekremin doğumu sırasında meydana gelmeleri elbette tesadüfı değildi. Ezelî kudretin kader kaleminin tayin ve tesbitiyle vücuda geliyorlardı. Ve dünyaya Âhirzaman Peygamberi Hazret-i Muhammed'in (a.s.m.) zuhurunu haber veriyorlardı.
    36. Kastalanî, Mevâbibü'l-Ledünniye: 1/122
    37. Tabakât, 1/162-163
    38. Taberî, 2/131-132
    39. Mezdek (Mazdek) adında birinin kurduğu eski İran'da bir dinî mezheptir. Zerdüşt tarafından vaz'edilen Maniheizmin ıslah edilmiş bir şekli olarak gören ve kabul edenler de vardır. Bu mezhebin bilinen belli başlı hususiyeti, mülkte ve kadınlarda iştirakı kabul etmesidir. Bunun yanında, zühdle ilgili olarak, hayvanları öldürmek ve etini yemek de bu mezhebin yasakladığı şeyler arasındadır. (İslâm Ansiklopedisi: 8/201-205.)
    40. Taberî, 2/131; Kaâdı İyaz, Şifâ, 1/726-733; Bediüzzaman Said Nursî, Mektubât, s.161-163
    41. Bediüzzaman Said Nursî, Mektubât, s.163

  10. #10
    Konuyu Başlatan safari43 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    5.311
    Konular
    1076
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    545

    Peygamber Efendimizin Dünyaya Gelişi

    PEYGAMBERİMİZİN SÜTANNEYE VERİLMESİ

    Efendisine kavuşan kâinat artık şendi.
    Beşeriyetin kalbine nur ve huzur sunacak zâtı sinesinde barındıran Arabistan'ın kalbi sevincinden âdetâ duracak gibiydi.
    Kâinatın eşsiz hâdisesine sahne olan Mekke, âdetâ ulvi âlemlere uçmak istiyormuşçasına heyecanlı ve mesrûrdu.
    Hazret-i Âmine huzurlu ve sürurlu idi. Nurtopu yavrusu tatlı tebessümleriyle, kocasının vefât acısını bir nebze unutturduğu gibi, istikbale ümit ile bakmasını da sağlayan tek tesellî idi. Bahtiyar Âmine, şerefli yavrusunu ancak bir hafta kadar emzirebildi. Bundan sonra Ebû Leheb'in cariyesi Süveybe Hâtun Kâinatın Efendisine sütanne oldu ve onu günlerce emzirdi. 42
    Süveybe Hâtun daha önce de Hazret-i Hamza'yı emzirmişti. Böylece Resûl-i Kibriya Efendimizle muhterem amcası arasında bir de süt kardeşliği bağının kurulmasına vasıta olmak gibi bir bahtiyarlık ve şerefe erişmiş oluyordu.
    Kendisine yapılan iyiliklerin en küçüğünü dahi unutmayacak ve onu karşılıksız bırakmayacak kadar büyük bir fazilet ve yüksek bir vefa duygusunun sahibi olan Fahr-i Âlem Efendimiz, zâtına bir müddet süt annelik yaptığı için Süveybe Hâtunu hayatı boyunca unutmadı. Onu sık sık ziyaret eder, her gördüğünde kendisine bol ihsan, iltifat ve ikramda bulunurdu.
    Evet, vefâ, Fahr-i Âlem Efendimizin dünya yüzüne getirdiği güzel ahlâkın temeli idi. Onun ter temiz, nezih hayatında vefâsızlığı ihsas eden en ufak bir davranışa rastlanamaz.
    Onun fazilet ve vefa duygusundan ders alan muhterem zevceleri Hatice-i Kübrâ da evine sık sık gelip giden Süveybe Hâtun'u hürriyetine kavuşturmak için bir ara satın almak istediyse de, Ebû Leheb buna yanaşmadı. Ancak, Resûl-i Kibriya Efendimiz Medine'ye hicretinden sonra, Ebû Leheb, Süveybe'yi kendiliğinden azad etti.43
    Ebû Leheb Peygamberimizin öz amcası idi. Sonraları Resûl-i Ekrem'in risâletini tasdik ve ikrar etmediği gibi, hayatı boyunca da putperestlikten vazgeçemeyerek karşısına en büyük bir düşman olarak dikilmekten geri durmadı. Bu sebeple Allah'ın lânetine mâruz kaldı ve cariyesi Süveybe Hâtunun bir tırnağı kadar değer kazanamadı. Hattâ, Süveybe Hâtun sebebiyle âhirette bir nebze lûtfa mazhar olduğu anlatılmıştır. Onu ölümünden sonra rüyâda görmüşlerdi. Cehennemin şiddetli azabı içinde feryad edip duruyordu. Kendisine sordular:
    "Neden feryad ediyorsun? Neyin var?"
    Ebû Leheb,
    "Neyim olacak; susuzluk beni ateşten kavuruyor! Hayatımda hiçbir hayır görmedim. Sadece bir tek hayır buldum: Muhammed'i emziren Süveybe'yi âzâd ettiğim için bana da şuradan emip sulanmak imkânı bağışlandı" diyerek şehâdet parmağını gösterdi. 44
    Hâdise gerçekten ibret vericidir. Kâinatın Efendisine hayatı boyunca kötülük, eziyet ve hakaret etmekten geri durmayan Ebû Leheb gibi azılı bir İslâm düşmanı, sadece onu emziren Süveybe Hâtunu âzâd ettiği için böylesine İlâhî bir kerem ve lütfa mazhar oluyor ve Cehennemde azabı bir nebze hafifliyordu. Demek ki, sadece sevgili Peygamberinin zâtına değil, zâtına hizmet etmiş olanlara yapılan iyilikleri de Cenâb-ı Hak lütuf ve keremiyle karşılıksız bırakmıyordu.
    Bunun yanında, dünyada Kâinatın Efendisini kendilerine her hususta mutlak imam ve rehber kabul edip, sünnet-i seniyyesine ittiba' etmekten şeref duyan gerçek mü'minlere ebedî âlemde ne büyük ikram ve İlâhî ihsanların hazırlanmış olduğu düşünülsün.
    Çocukları Sütanneye Verme Âdeti
    Mekke'nin havası sıcak ve sıkıntılı idi. Çocukların körpe vücudlarına yaramazdı ve onların sıhhatli büyümelerine ve gürbüz yetişmelerine elverişli değildi. Çölde ise hava güzel, su tatlı ve temiz, hayat serbest, iklim ise mutedildi. Ayrıca çölde yaşayan bazı kabilelerin dilleri de çok daha düzgün ve pürüzsüzdü. Asliyet ve tazeliğini koruyordu. Ahlâkları da temizdi.
    İşte buna binâen, o sırada Kureyş eşrafı ve ileri gelenleri daha sıhhatli ve gürbüz yetişmeleri ve ayrıca düzgün, aslına uygun Arapça öğrenip konuşabilmeleri için Mekke'nin dışında çölde yaşayan kabile kadınlarına ücretle emzirmek üzere çocuklarını teslim etmeyi bir âdet haline getirmişlerdi. Çocuk 2-3 sene, bazen daha fazla sütannenin yanında kalırdı.
    Bu sebeple de yaylalarda yaşayan birçok kabile, bilhassa Sa'd bin Bekr kabilesi kadınları senede birkaç sefer kafile halinde Mekke'ye inerler ve yeni doğan çocukları emzirmek üzere yanlarına alıp tekrar yurtlarına dönerlerdi.
    Mekke civarındaki kabileler arasında Sa'd bin Bekr kabilesi, bilhassa şerefte, cömertlikte, mertlik ve tevazuda ve Arapçayı düzgün konuşmakta temâyüz etmiş ve ün kazanmış bir kabileydi. Bu yüzden, Kureyş ileri gelenleri daha çok bu kabile kadınlarına çocuklarını teslim etmek isterlerdi.
    Benî Bekr Kabilesi Kadınlarının Mekke'ye Gelişi
    Resûl-i Ekrem Efendimiz Süveybe Hâtun tarafından emziriliyordu.
    O sırada Sa'doğulları yurdunda o âna kadar pek az görülmüş şiddetli bir kuraklık hüküm sürüyordu. Kuraklığın netice verdiği kıtlık, kabile halkını yoksul ve perişan bırakmıştı. Öyle ki, yiyecek birşeyler bulmada bile zorluk çekiyorlardı. Develeri, koyunları zayıflamış ve sütleri kesilmişti.
    Bu şiddetli kıtlık ve kuraklık yılında da Benî Bekr kadınları, emzirecek çocuk bulmak ve bu suretle bir nebze geçimlerini temin etmek maksadıyla Mekke'ye oldukça kalabalık bir kafile halinde geldiler.
    Gelen kadınların biri müstesnâ hepsi kendilerine münasib birer çocuk buldular. Gariptir ki, hiçbiri yetim oluşundan dolayı Sevgili Peygamberimizi almaya yanaşmadı. Çünkü, pek fazla bir ücret ve yardıma kavuşmayacaklarını düşünüyorlardı.
    Mekke'ye geç giren sadece bir kadın vardı: iffeti, temizliği, hilim ve hayâsı, yüksek ahlâk ve fazileti ile kabilesi arasında tanınmış bir kadın. Kocasıyla nöbetleşe yaşlı ve zaif merkeplerine bindiklerinden kafileden geride kalmıştı. Mekke'ye girdiğinde, yeni doğmuş Kureyş çocukları, biri müstesnâ, diğerleri önde giden Bekroğulları kadınları tarafından kapışılmıştı. Ve o, Mutlak Kudret Sahibinin kader ve hikmetiyle, emzirmek üzere kimseyi bulamadı.
    Kocası Hâris de üzgündü. Arkadaşlarının hepsi varlıklı âilelerin çocuklarını aralarında paylaşmışlardı. Sadece işin zahirî bir sebebi olan gecikmek yüzünden eli boş kalan bir kendisi vardı. Solgun ve üzgün bir çehre içine gömülü bu iffetli kadın, İlâhî kaderin kendisi için çizmiş olduğu nezih programdan habersiz, Mekke sokaklarında münasib bir çocuk bulamamanın sıkıntısı içinde çaresiz dolaşıyordu.
    Bir ara görünüşü ile etrafın hürmetini celbeden mûnis sîmalı yaşlı bir zât ile karşılaştı. Bu zât, Kâinatın Efendisinin dedesi Abdülmuttalib'di. Sanki birbirlerinin derdine derman olmak için dolaşıp duruyormuşlar gibi bakıştılar. Sonra da konuşmaya başladılar.
    Abdülmuttalib,
    "Sen neredensin?" diye sordu.
    Kadın,
    "Benî Sa'd kabilesi kadınlarından" cevabını verdi.
    "Adın ne?"
    "Halîme."
    Abdülmuttalib,
    "Ne güzel, ne güzel! Sa'd ve hilm, iki haslettir ki, dünyanın hayrı da, âhiretin izzet ve şerefi de buralardadır" dedikten sonra derin bir iç çekti. Arkasından da Halîme'ye,
    "Ey Halîme! Yanımda yetim bir çocuk var. Onu, Sa'doğulları kadınlarına teklif ettim, kabul etmediler. Bari gel sen ona sütanneliği yap. Belki onun yüzünden bahtiyarlığa, bolluk ve berekete erersin" dedi.
    Halîme beklenmedik bu teklif karşısında önce tereddüt geçirdi. Fakat yurduna eli boş dönmek istemiyordu. Bunun için tereddüdünü yendi ve teklifi içinden kabul etti. Ancak, kocasına sormadan ve ondan izin almadan cevabını izhar etmek istemedi. Hemen kocasının yanına döndü. Olup bitenleri anlattıktan sonra,
    "Emzirecek çocuk bulamadım. Arkadaşlarım arasına eli boş dönmeyi de hoş görmüyorum. Vallahi, ben de gidip o yetimi alacağım" dedi.
    Kocası Hâris, fikrine iştirak etti:
    "Almanda bir beis yok. Belki de Allah, onun yüzünden bize bereket ve hayır ihsan eder." 45
    Bunun üzerine dönüp Abdülmuttalib'in yanına geldiler. Abdülmuttalib, Halîme'yi alıp Sevgili Peygamberimizin nurlandırdığı Hz. Âmine'nin mütevazî evine götürdü.
    Halîme, Efendimizin başucuna vardı. Nurtopu Efendimiz, yünden beyaz bir kumaşa sarılı, yeşil iplikten bir örtünün üstünde mışıl mışıl uyuyordu. Etraf misk gibi kokuyordu.
    Halîme, hayret içinde kaldı. Nur yüzlü Efendimize ânında içi ısınıverdi. Öylesine ki, uyandırmaya bile gönlü razı olmadı.
    Artık hüzün ve ıztırap bulutu Halîme'yi terk etmişti. Sevincinden uçacak gibiydi. Çocuk bulamamanın sıkıntısı içinde kıvranıp dururken, birden böylesine güzel bir yavru ile karşı karşıya gelmek, ne büyük bahtiyarlıktı.
    Halîme, fazla dayanamadı. Kâinatın Efendisinin başucuna iyice yaklaştı. Yorganın ucunu hafiften kaldırdı. Pamuktan yumuşak, kar gibi beyaz, gül gibi kokan ellerinden, mübârek alınlarından sevgi ve bir anne şefkatiyle öptü. O anda Peygamber Efendimiz de gözlerini açtı ve Halîme'nin bûsesine tatlı bir tebessümle cevap verdi. Anlaşmışlardı.
    Biri çocuk bulamamanın ıztırabı ile bitkin ve mahzun; diğeri, kadınlar tarafından reddedilen Nûr Yetim. Kader ikisinin de âlemini sevinçle doldurdu.
    İlk Bereket
    Artık Nurtopu Efendimiz, gönlünü cezbettiği Halîme'nin kucağındaydı.
    Fakat bu da ne? Günlerdir zorla süt bulan göğüsler, Efendimiz emmeye başlar başlamaz derhal sütle doldu. Sanki, herbir meme bir süt çeşmesi kesilmişti birden.
    Halîme şaşırdı, kocası Hâris hayretler içinde kaldı.
    Sağ meme, Kâinatın Efendisinin ağzında, sol meme artık ona sütkardeşi olan Halîme'nin oğlu Abdullah'ın ağzında. Ve Kâinatın Efendisi bundan böyle hep sağ memeyi emecektir.
    Devenin Memeleri Sütle Doldu
    Halîme, Nur Yetimi kucağından bir an bile indirmeye razı değil. Hemen Abdülmuttalib ve Hazret-i Âmine ile vedâlaşarak Mekke'den ayrıldılar.
    Âmine'nin hüznüne göz yaşları da karıştı ve âdetâ bir bulut olup Nur yavrusunun peşinden koştu.
    Gece Hâris âilesi, Mekke dışında rahat bir uyku çekti.
    Sabahleyin Haris develeri sağmaya koştu. Elini aldığı her meme bir süt çeşmesi oluvermişti. Hayretler içinde Halîme'ye seslendi:
    "Ey Halime, bil ki, sen çok mübârek ve hayırlı bir çocuk aldın."
    Halîme kocasını tasdik etti:
    "Vallahî, ben de öyle olmasını ümit ediyorum." 46
    Mekke artık gerilerde kalmıştı. Halîme dişi merkebinin üstünde, kucağında ise Kâinatın Efendisi vardı. O zaif, güçsüz ve arkadaşlarından geride kalan merkebe de ne oluyor? Bu ne sür'at, bu ne hızlı yürüyüş? Sanki gelişinde bindikleri merkep değildi.
    Kafiledeki bütün hayvanları geçip geride bırakınca, Halîme'nin yol arkadaşları şaşırdılar ve hayretler içinde sordular:
    "Ey Ebû Zueyb'in kızı! Yazıklar olsun sana. Bizi neden beklemiyorsun? Yoksa bindiğin merkep, gelirken beraberindeki merkep değil mi?"
    Merkep aynı merkepti. Bir farkla, şimdi üzerinde biri vardı: Kâinatın Efendisi. Onu taşımanın şerefi, o zaif, nahif hayvanı da coşturmuştu.
    Halîme arkadaşlarına cevap verdi:
    "Hayır, vallahi, merkep aynı merkep; hattâ ben onu sürmüyorum bile. Kendi kendine böyle sür'atli gidiyor. Bunda bir gariplik var."47
    Ne yazık ki, henüz kafiledekilerin hiçbiri bu farklılığın nereden ve niçin geldiğini bulabilme basiretine sahip değildi.
    Evet, bütün bu olup bitenler, nur yüzlü yavrunun, istikbali bütün haşmetiyle kucaklayacağına açık işaretlerdi.
    Peygamber Efendimiz Sa'doğulları Yurdunda
    Bütün bu garipliklerden sonra Halîme ve kocası yurtlarına vardılar.
    Artık, nur yüzlü Kâinatın Efendisi Sa'doğulları yurdundaydı.
    O sırada Sa'doğulları beldesinde müthiş bir kıtlık ve kuraklık hâkimdi. Bereketi kesilmiş topraklar, susuz kuyu ve çeşmeler, solgun yüzler ve zâiflikten ayakta duracak mecâli kalmamış hayvanlar...
    Fakat, Peygamber Efendimizin ayak bastığı hânenin manzarası birden değişiverdi. Daha önce yiyecek ot bulamayan hayvanları, şimdi tıka basa doyuveriyorlardı. Memeleri dolup taşıyor, bir Rahmet çeşmesi gibi devamlı süt akıtıyordu. Solgun yüzler yoktu artık Halîme'nin evinde.
    Beldenin sâir sakinleri yine kıtlık içinde, yine sıkıntı çemberinde kıvranıyorlardı. Hayvanları hâlâ zâif, nâhif ve istenilen sütü veremiyordu. Sanki Peygamberimizi "yetim" diyerek almayanlar, maruz kaldıkları mahrumiyet içinde bırakılmakla cezalandırılıyorlardı.
    Yayla halkı, gözleriyle gördükleri bu durum karşısında meraklarından çatlayacak hâle gelmişlerdi. Olup bitenlere bir mânâ veremiyorlardı. Kabahatı çobanlarında buluyorlar ve onlara çıkışıyorlardı:
    "Gidin, görün bakalım. Halîme'nin çobanı koyunlarını nasıl doyurmuş? Yürürken memelerinden şıpır şıpır süt damlıyor. Kimbilir koyunlarını nerede otlatıyor? Siz de onun gittiği yere gidip koyunları orada otlatsanız ya!"
    Çobanlar, efendilerinin bu çıkışlarında haksız olduklarını adları gibi biliyorlardı. Halîme'nin çobanının koyunlarını otlattığı yerin, kendilerinin otlattığı yerden hiçbir farkı yoktu. Bunun için de itiraz ediyorlardı. Ama, itirazları hiçbir fayda vermiyordu. Efendilerinin bu sefer şu sözlerine muhatap oluyorlardı:
    "Peki, öyleyse sizin sürülerin koyunları açlıktan kendilerini zar zor taşıyorlar da, onunkiler neden tıka basa tok, hem de memeleri sütle dolu olarak dönüyor?"
    Ne çobanlar, ne de efendileri bu soruya cevap bulamıyorlardı. Sadece birbirlerine hayret ve şaşkınlık dolu bakışlarla bakıp kalıyorlardı.
    Elbette bunun bir sebebi vardı. Ve bu sebebi henüz o zaman Hz. Halîme ile kocasından başkası bilmiyordu. Çobanların gelip sebebini sormaları üzerine Halîme onlara şu cevabı verdi:
    "Vallahi, bu iş ne ot, ne de otlak işidir.
    Bu iş, Rabbimin sırlarından bir sırdır.
    Herşey Mekke'den dönüşümüzle birlikte başladı."
    Tabiî ki, çobanlar bu sözlerden pek birşey anlamıyorlardı ve meraklarından da kurtulamıyorlardı.
    Yayla halkının akıl erdiremediği sır şuydu:
    Kâinatın yegâne sahibi olan Allah, en sevdiği insan olan Peygamberimizi evlerine misafir etme alicenaplığını gösterdiklerinden dolayı Halîmelerin evine Rahmet hazinesinden bol bol ihsan ve ikramda bulunuyordu.
    Halîme ve kocası bunun gayet iyi farkında idiler. Bu sebeple nur yavruya bambaşka bir gözle bakıyorlardı. Âdetâ onu uçan kuştan, doğan güneşten koruyorlardı. Büyük bir sevgi ve dikkat ile üzerinde titriyorlardı.
    Yayla Kuraklıktan Kurtuluyor
    Sa'doğulları yaylasında aylardır hüküm süren kuraklık ve kıtlık hâlâ son bulmuş değildi. Yayla halkı her hafta kendi inanç ve geleneklerine göre yağmur duâsına çıkmaya devam ediyordu. Fakat, her seferinde de elleri boş ve mahzun dönüyorlardı.
    Bir Cuma günüydü.
    Kadınlı erkekli bütün kabile halkı, yanlarına aç develerini, sütsüz koyunlarını alarak bir tepenin üzerine, yine yağmur duâsında bulunmak için çıkmışlardı. Putlarına kurbanlar kestikten sonra, duâya başladılar. Yalvarmalar, yakarmalar âlemlerin Rabbine yağmur göndermesi için yapılıyordu. Saatlerce duâ ettikleri halde, yere bir tek yağmur damlası düşmedi.
    Kalabalığın içinde Sevgili Peygamberimizin sütannesi Halîme ve kocası Hâris de vardı. Halîme, gözlerden sakındığı Kâinatın Efendisi yavruyu kalabalığa alıp getirmemiş, süt kardeşi Üneysi'nin yanında evde bırakmıştı.
    Duânın sonuna gelinmişti. Herkes ümitsiz ve bitkindi. Artık dönmeye hazırlanıyorlardı. Bu sırada Halime'nin komşusu bir kadın, duâsını bitirmek üzere olan râhibe yaklaştı ve râhip duâsını bitirince de,
    "Râhip efendi, biz bu kadar duâ ettik. Fakat bir netice alamadık. İçimizde hayırlı, uğurlu biri olsa, belki âlemlerin Rabbi duâmızı kabul ederdi" dedi.
    Râhip, yaşlı kadının bu sözünden rahatsız gibi oldu ve "Biz Ona duâ ederiz, ama Onun ne yapacağını bilmeyiz. Doğruyu ve hayırlıyı ancak O bilir" diye konuştu.
    Yaşlı kadın bu sefer asıl maksadını açıkça söyledi:
    "Biliyorum, dedikleriniz doğru; ama benim söylemek istediğim şey başka. Bizim komşumuz Halîme'nin evinde, Mekkeli bir çocuk var. O, geldiği günden beri Halîme'nin evi bereketle dolup taşıyor. Çok hayırlı, çok uğurlu bir çocuk olarak görünüyor.
    Bir de, onu buraya getirsek. Belki ayağı uğurlu gelir; onun yüzü suyu hürmetine âlemlerin Rabbi duâmızı kabul eder ve bizi yağmura kavuşturur."
    Râhip önce tereddüt geçirdi. Kadın ısrar edince, Efendimizin getirilmesine razı oldu.
    Yaşlı kadın Halime'yi arayıp buldu ve râhibe yaptığı teklifi kendisine anlattı.
    Fikir, Halîme'nin de aklına yattı. Çünkü, nur yavrunun bereketli ve hayırlı bir çocuk olduğuna en çok kendisi şahit olmuştu. Koşarak eve vardılar. Peygamberimizi sütannesi kucakladı. Kundakladıktan sonra yakıcı güneşin tesirinden korumak için de yüzünü bir bezle kapadılar ve dışarı çıktılar.
    Güneş kızgın oklarını yeryüzüne olanca şiddetiyle saplıyordu. Yerden sanki alev alev ateş yükseliyordu. Evden çıkıp biraz yürüdükten sonra, gözleri garip birşeye ilişti. Bir bulut kendileriyle beraber gidiyordu. Önce mühimsemediler. "Olabilir" diyerek yürüdüler. Fakat, bu küçük bulut kendilerini terk etmiyordu. Âdetâ onları güneşin kavurucu sıcaklığından korumak için bir şemsiye vazifesi görüyordu. İster istemez hayrete kapıldılar ve şaşırdılar. Bir taraftan da sevindiler. Artık nur yavrunun yüzünü bezle örtmeye de ihtiyaç kalmamıştı. Örtü kaldırılınca, şirin gözler sütannesine tatlı tatlı baktı. Sanki tebessümüyle, "O bulut beni gölgeliyor" der gibiydi.
    Buluttan şemsiye altında yollarına devam edip, kalabalığa karıştılar. Önce yapılan tekliften rahatsız olan râhip, bu sefer onları güler yüzle karşıladı. Çünkü, o da Halîme ve arkadaşının evden çıkar çıkmaz, bir bulut tarafından gölgelendiklerini uzaktan görmüştü.
    Râhip, Peygamberimizi sütannesinin kucağından aldı ve kalabalığa seslendi:
    "Ey insanlar!
    Bu, bulunduğu eve bereket getiren Mekkeli çocuktur.
    Bu hayırlı yavruya olan sevgisi ve lütfu ile yağmur vermesi için âlemlerin Rabbine hep beraber duâ edelim."
    Eller tekrar açıldı ve dudaklar yeni bir heyecanla duâya başladı.
    Peygamberimiz bir nur yumağı halinde râhibin kucağında duruyordu. Râhip, bütün dikkatiyle nur saçan gözlere bakıyor ve âdetâ hal diliyle, "Bu güzel çocuğun yüzü suyu hürmetine bize yağmur ihsan et" diye Cenâb-ı Hakka yalvarıyordu.
    Herkes Yüce Allah'a yalvarırken, Peygamberimizin nur saçan gözleri ümitle gökyüzüne dikildi. Râhip ise, nur yavrunun iri ve bebekleri pek siyah, güzellikte eşsiz gözlerine kendini kaptırmış ve âdetâ herşeyi birden unutuvermişti.
    Artık aylardır süren hasretli ve hüzünlü bekleyişin son anları yaklaşıyordu. Peygamberimizin başı üzerindeki küçücük bulutun birden büyümeye ve ufuklara doğru yayılmaya başladığı görüldü. Kısa zamanda o küçük bulut yerini, bütün gökyüzünü kaplayan kocaman bir buluta terk etti. Duâ seslerine birden sevinç çığlıkları karıştı. Yağmurun müjdecisi bulutlar geldiğine göre, rahmetin de gelmesi yakındı. Az sonra sevinç çığlıkları ile ortalık çınladı:
    "Yağmur!..
    Yağmur!..
    Yağmur!.."
    Evet, ikaz mahiyetindeki iki haftalık bir mahrumiyet içinde kalma, Sa'doğullarının dikkatini çekmek için kâfi görülmüştü. Nur yavrunun yüzü suyu hürmetine, Sa'doğulları yurduna latîf, berrak ve tatlı yağmur damlaları Cenâb-ı Hakkın rahmet hazinesinden ahenkli ahenkli inmeye başladı. Güyâ, rahmet, tecessüm ederek damlalar suretinde yeryüzüne akıyor, ümitsiz yüzlere ümit ve tatlılık bahşediyordu. İnsanlar gibi kuraklıktan çatlak çatlak olan yeryüzü de mis gibi kokusuyla sevincini izhar ediyordu.
    Yağmura kavuşan halk, aylardır devam ettikleri duâlarının kabul edilmeyip, o gün kabul edilişinin sırrını yine de bilemediler. Çünkü, o bir sırdı. Şimdilik bir sır olarak da kalacaktı. Rahmet vesîlesi, henüz bir bebekti. Ama insanlar nazarında bir bebekti. Hakikatte, o, Allah'ın ve meleklerin kendisini çok iyi tanıdıkları Allah'ın sevgili kulu, peygamberler peygamberi, iki cihanın güneşi Hz. Muhammed'di (a.s.m.).
    Sa'doğulları yurdunun yüzünü güldüren rahmet, aralıklarla tam bir hafta devam etti.
    Toprak yağan yağmuru iliklerine kadar içerek doydu. Otlar yeniden fışkırdı, ağaçlar yem yeşil körpe filizler verdi. Ekinler boy attı, koyunların memeleri sütle dolmaya başladı.
    Yağmura kavuşanlar arasında ancak birkaçı rahmete vesîle teşkil eden sebebi bildiler. Kendi aralarında şöyle konuştular:
    "Bu çocuk çok uğurlu ve hayırlı bir çocuk."
    Saf ve geniş ufuklu çölde hava temiz ve güzeldi. Çocukların çabucak gelişmesine ve sıhhatli büyümelerine oldukça elverişli idi.
    Sevgili Peygamberimizin büyümesi de diğer çocuklardan farklı oldu. Sekiz aylık iken konuşmaya başladı. Dokuz aylıkken konuşması oldukça düzgün ve pürüzsüzdü. Onuncu ayında ise, artık diğer çocuklarla birlikte ok atacak kadar kuvvetli ve gürbüz olmuştu.
    Peygamber Efendimiz iki yaşına basınca sütten kesildi. O âna kadar, Halîmelerin ve yayla halkının üzerinde bereket, rahmet ve ihsan yağmuru hiç eksik olmadı.
    Bu yaşında bile Peygamber Efendimiz, akranlarından çok farklı bir güzellik, bir sevimlilik ve üstün bir ahlâka sahipti. Bir büyük insan gibi ağır başlı ve vakûr idi.
    Peygamberimizin Annesine Getirilişi
    Süt çocuklarını geri verme mevsimi gelip çattı. Bununla birlikte Efendimiz üzerinde kol kanat geren, onu öz evlâdından daha fazla seven Halîme'nin de gönlünü bir hüzün bulutu kapladı. Çünkü, ondan ayrılacaktı. Çünkü Nur Muhammed'in Cennet'i hatırlatan gül kokusundan uzak kalacaktı.
    Fakat Mekke'ye getirilip annesine teslim etmekten başka çaresi de yoktu. Öyle yaptılar. Nur Muhammed'i alarak Mekke'ye geldiler ve annesine gönül gözyaşları arasında teslim ettiler.
    Sütannenin âlemi hüzünle, gerçek annenin dünyası ise sevinçle dolu idi. Biri öz yavrusuna kavuşmanın saâdetini yaşıyor, diğeri ondan ayrılmanın ateşinde tutuşup yanıyordu.
    O anda Sütanne Halîme'ye, sanki bir ilham geldi ve yalvarırcasına, bütün samimiyetiyle şu teklifi yaptı:
    "Ne olur, oğlumu biraz daha yanımda bırakamaz mısınız? Hem ben, ona Mekke vebâsının bulaşmasından da korkuyorum."48
    Bu teklif ve arzu samimi idi. Sanki cümleler dudaklardan değil, gönülden kopup gelmişti. Aziz anne Âmine, bu riyasız ve candan yalvarışa karşı koyamadı ve bir müddet daha ciğerpâresinin Sa'doğulları yurdunda kalmasına razı oldu.
    Peygamberimiz Yine Benî Sa'd Yurdunda
    Halime muradına ermişti. Arzusunun kabul edilişinin sonsuz hazzı içinde Efendimizle birlikte tekrar yurduna döndü. Kâinatın Efendisi, artık süt kardeşi Abdullah'la birlikte kuzuları gütmeye de çıkıyordu. Kuzular, onun tatlı tebessümlerine melemeleriyle cevap veriyorlardı.Peygamber Efendimizin gözleri hep göklerde idi. Sanki orada birşeyler keşfedecekmiş gibi dikkatli ve ibretli bakıyordu. Sanki bir el uzanacak ve onu ulvî âlemlere alıp götürecekmiş gibi bekliyordu. Bu arada gözlerden kaçmayan bir garip hâdise vardı: Peygamber Efendimizin başı üzerinde çoğu zaman bir bulut geziyor ve onu güneşten koruyordu. artık gözler ondaydı. Dillerde onun güzelliği, gönüllerde tatlı sevgisi vardı. Konuşulan onun dürüstlüğü, terbiyesi ve ağırbaşlılığıydı. Akranları da onun tatlı arkadaşlığına erişmek için âdetâ yarış ediyorlardı. İşte Sevgili Peygamberimiz Sa'doğulları yaylasında günlerini böylesine huzurlu ve sevinçli geçiriyordu.
    Peygamber Efendimizin Göğsünün Yarılması
    Kuşluk güneşinin her tarafa pırıl pırıl hayat saçtığı bir güzel bahar günüydü.
    Nur yüzlü Efendimiz süt kardeşi Abdullah'la beraber evlerine yakın çayırlıkta kuzularını otlatıyordu. Bir ağacın altında çimenden yem yeşil halının üzerine oturmuş, tatlı tatlı konuşuyorlardı. Bir müddet sonra da Abdullah ağacın serin gölgesinde uykuya daldı.
    Kâinatın Efendisi ise, oturduğu yerden kâinatı kuşatan eşsiz güzelliklerin Yaratıcısını düşünmeye koyuldu. Bu sırada kuzular yayıla yayıla epeyce uzaklaşmışlardı. onları geri çevirmek için Peygamberimiz, Abdullah'ın yanından ayrıldı. Bir müddet gittikten sonra, karşısına beyaz elbiseli iki kişinin çıktığını gördü. İkisi de güler yüzlü ve sevimli idiler. Birinin elinde içi karla dolu altın bir tas vardı. Nur yüzlü Efendimizin yanına usulca yaklaştılar. Onu tutup İlâhî bir halı gibi duran yem yeşil çimenlerin üzerine uzattılar. Efendimizde ne ses, ne seda, ne de telâş vardı. Bu güler yüzlü, bu temiz sîmalı ve bu sevimli insanların kendisine kötülük yapmayacağını biliyordu.
    Ağacın serin gölgesinde uyumakta olan Abdullah bu sırada uyandı. Manzarayı görünce olanca hızıyla telâşlı telâşlı eve vardı. Gördüğü manzarayı anne ve babasına anlattı. Heyecan ve telâşlarından, evlerinden nasıl çıktıklarının farkında bile olmayan Halîme ile kocası, bir anda Peygamberimizin yanına vardılar. Fakat, Abdullah'ın anlattıklarından eser yoktu. Ortalıkta kimseler görünmüyordu. Zira, gelenler memur edildikleri vazifelerini bir anda bitirip, gözden kaybolmuşlardı. Sadece ayakta duran Kâinatın Efendisinin benzi uçuktu ve hafiften gülümsüyordu.
    Fazlasıyla telâşa kapılan Halîme ve kocası,
    "Ne oldu sana yavrucuğum?" diye sordular.
    Kâinatın Efendisi şunları anlattı:
    "Yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi. Birinin elinde içi karla dolu bir tas vardı. Beni tuttular, göğsümü yardılar. Kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah bir kan pıhtısı çıkarıp bir yana attılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizledikten sonra ayrılıp gittiler."49
    Aradan yıllar geçecek, kendilerine peygamberlik vazifesi verilecekti. Birgün Sahabîlerden bazıları,
    "Yâ Resulallah, bize kendinizden bahseder misiniz?" diyecekler; Resûlullah da,
    "Ben babam İbrâhim'in duâsıyım. Kardeşim İsâ'nın müjdesiyim. Annemin ise rüyâsıyım. O, bana hâmile iken Şam saraylarını aydınlatan bir nurun kendisinden çıktığını görmüştü" dedikten sonra, bahsi geçen hâdiseyi de şöyle anlatacaktır:
    "Ben, Sa'd bin Bekroğulları yanında emzirilip büyütüldüm. Birgün süt kardeşimle birlikte evlerimizin arkasında kuzuları otlatıyorduk. O sırada yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi. Birinin elinde içi karla dolu bir altın tas vardı. Beni tuttular, göğsümü yardılar. Kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah bir kan parçası çıkarıp bir yana attılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizlediler."50
    Bu hâdise ile Peygamber Efendimizin mübârek kalbi, İlâhî bir nur ve Cenâb-ı Hak tarafından bir sekînet ve bir ruh ile genişletilmiş oluyordu. Aynı zamanda Resûlullah Efendimizin nefsi o yaşından itibaren kudsî duygular ve İlâhî nurlar ile te'yid edilerek, her türlü vesvese ve şüpheden temiz hale getiriliyordu. Burada şunu da hatırlatmak gerekir ki, kalb sadece çam kozalağı gibi bir et parçası olarak düşünülmemelidir. O, bir lâtife-i Rabbaniyedir. Meseleye ışık tutması bakımından Bediüzzaman Hazretlerinin kalb ile ilgili şu açıklamasını da nazarlara arzetmekte fayda vardır:
    "Kalbden maksad, sanevberî (çam kozalağı) gibi bir et parçası değildir. Ancak, bir lâtife-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı, vicdan; ma'kes-i efkârı, dimağdır. Binâenaleyh, o lâtife-i Rabbaniyeyi tazammun eden o et parçasına kalb tabirinde şöyle bir letâfet çıkıyor ki; o lâtife-i Rabbaniyenin insanın mâneviyatına yaptığı hizmet, cism-i sanevberînin cesede yaptığı hizmet gibidir. Evet, nasıl ki, bütün aktar-ı bedene mâü'l-hayatı neşreden o cism-i sanev berî, bir makine-i hayattır; ve maddî hayat onun işlemesiyle kaimdir; sekteye uğradığı zaman cesed de sukuta uğrar. Kezâlik o lâtife-i Rabbaniyye a'mâl ve ahvâl ile canlandırır, ışıklandırır; nur-u îmânın sönmesiyle mahiyeti, meyyit-i gayr-ı müteharrik gibi bir heykelden ibaret kalır." 51
    Anlaşılan odur ki, maddî kalbin îmân, ilim, hikmet, şefkat gibi mâneviyat ile yakın alakası vardır. Aynı şekilde, maddî temizliğin de mânevî temizlik ile münasebeti mevcuttur. Bu itibarla Resûl-i Ekrem Efendimizin maddî kalbinin yıkanıp temizlendikten sonra ilim, hikmet, İlâhî nur ve feyizlerle doldurulmasını akıldan uzak görmemek lâzımdır.52
    42. Tabakât, 1/108; Ensâb, 1/42
    43. Tabakât, 1/108
    44. Tabakât, 1/108
    45. Sîre, 1/171-172; Tabakât, 1/110-111
    46. Sîre, 1/172; Tabakât, 1/111; Taberî, 2/127
    47. Sîre, 1/173; Taberî, 2/127
    48. Sîre, 1/173; Tabakât, 1/112; Taberî, 2/127
    49. Sîre, 1/174; Tabakât, 1/112; Taberî, 2/128
    50. Sîre, 1/175; Taberî, 2/128
    51. Bediüzzaman Said Nursî, İşârâtü'l-İ'câz, s. 79
    52. Bkz: Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, 8/5911-5915

  11. #11
    Konuyu Başlatan safari43 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    5.311
    Konular
    1076
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    545

    Peygamber Efendimizin Dünyaya Gelişi

    PEYGAMBER EFENDİMİZİN ANNESİNE GETİRİLMESİ

    Saadet Güneşi, ömrünün dört yılını geride bırakmış, oldukça gürbüzleşmiş ve gelişmişti.
    Zâtında görülen gariplikler, hele göğsünün yarılması hâdisesi, Hz. Halîme'yi bütün bütün düşündürmeye ve telaşlandırmaya başladı. Hattâ artık endişe duyuyordu. Canı gibi sevdiği Efendimizin başına hoş olmayan herhangi bir hâdisenin gelmesinden korkuyordu.
    İşte bu düşünce, endişe ve korku, Halîme ve kocası Hâris'i şu kararı almaya mecbur etti: "Başına bir iş gelmeden bu yavruyu annesine teslim etmeliyiz."
    Halîme'nin içi cayır cayır yanıyordu, ama ne yapabilirdi ki? Nihayet Nur Çocuk kendisine muvakkaten emânet edilmişti. Emânete el koyacak hali yoktu ya.
    Sa'doğulları yurduna dört sene ışık saçan Saâdet Güneşi, şimdi sütannesi tarafından Mekke'ye getiriliyordu. Burada bir başka haşmetle, bambaşka bir azametle dünyaya ışık saçsın diye!
    Halîme ve kocası Mekke'ye gece girdiler. Bir ara Sevgili Efendimiz, gözlerden kayboldu. Halîme ve kocasında bir telaş başladı. Bütün aramalara rağmen, onu bulamadılar. Gidip dedesi Abdülmuttalib'e haber verdiler.
    Nur torununun kaybolduğunu haber alan şefkatli dede, birden şaşkına döndü. Üzgün ve telaşlı aramaya koyuldu. Fakat, ortalıkta Efendimiz görünmüyordu. Abdülmuttalib, çaresiz ellerini açarak yalvardı:
    "Allah'ım, ne olur Muhammed'imi bana geri ver."
    Bu arada iki kişi, yanlarında bir çocuk ile görünüverdiler. Bunlar, Varaka bin Nevfel ve bir arkadaşı ile Peygamber Efendimiz idiler. Abdülmuttalib, hasretini çektiği Saâdet Güneşini bağrına bastı, doyasıya kokladıktan sonra boynuna bindirdi. Doğruca Kâbe'ye giderek onunla birlikte tavafta bulundu. Sonra da Sevgili Peygamberimizi götürüp annesine teslim etti.
    Bilâhare, Abdülmuttalib, sevgili torununa kavuşmanın sevinç ve saâdet bayramını kutlamak üzere, kurbanlar kestirerek Mekkelilere güzel bir ziyâfet çekti.
    Artık Peygamber Efendimiz, aziz annesinin sıcak kucağında, şefkatli kolları arasında, mes'ud ve mütevazi evindeydi.
    Sütanne Halîme, Saadet Güneşini Mekke'de bırakıp yurduna döndü. Fakat, ne o Efendimizi, ne de Efendimiz onu hayatı boyunca unutmadı. Kendisini dört sene gibi uzun bir zaman kucaklayan ve saran kollara karşı hürmetini, saygısını hiçbir zaman yitirmedi. Onu her gördüğünde, "Anneciğim, Anneciğim" diye saygı ve hürmetle çağırır, kendisine ihsan ve ikramda bulunurdu. İhtiyacının olup olmadığını sorar, varsa hemen gidermeye çalışırdı.
    Aradan uzun zaman geçecek.
    Yine Sa'doğulları yurdunu bir yıl kıtlık ve kuraklık saracak. Bu kıtlık ve kuraklığın dehşetine dayanamayan Halîme çıkıp Mekke'ye gelecek ve Resûl-i Ekrem Efendimizle görüşmek isteyecektir.
    Kâinatın Efendisi ile görüşen Halîme, kendisine yurdundaki kıtlık ve kuraklıktan şikâyet eder. Zengin ve zengin olduğu kadar da kadırşinas ve hayırsever olan pâk zevcesi Hazret-i Hatice, derhal Halime'ye kırk koyun, binmek ve yüklerini taşımak için de bir deve verir.
    Yine bir hayır ve vefâ örneği:
    Efendimizin süt kardeşlerinden biri de Şeymâ idi. Sa'doğulları yurdunda Şeymâ ile çok tatlı günler geçirmişti. Bu tatlı hatıralardan seneler sonra, Huneyn Savaşında Şeymâ da Müslümanlar tarafından alınan esirler arasındaydı. Şeymâ kendisini tanıtınca, bir kız kardeşe gösterilmesi gereken alâkanın en üstününe Peygamber Efendimiz tarafından mazhar oldu.
    Peygamber Efendimiz Sa'doğulları yurdunda sütanne Halîme'nin yanında geçen günlerinin hatıralarını ashabına zaman zaman anlatır ve şöyle derdi:
    "Ben aranızda en halis Arab'ım. Çünkü, Kureyşliyim. Aynı zamanda, Benî Sa'd bin Bekr yanında süt emdim ve lisanım da onların lisanıdır"
    Peygamber Efendimiz Annesinin Yanında
    Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, sütannesi Halime tarafından annesi Hz. Amine'ye teslim edildiğinde dört yaşını bitirmiş, beş yaşına ayak basmıştı.
    Takvim yaprakları Milâdî 575 yılını gösteriyordu.
    Aziz annenin kalbine, henüz evliliklerinin ilk aylarında ebedî âleme göç eden kocası Abdullah'ın ayrılık acısı ıztıraptan bir yumruk gibi oturmuştu. Bu ıztırabı az da olsa hafifleten tek teselli kaynağı vardı: Biricik oğlu Muhammed (a.s.m.).
    Hz. Âmine, olanca şefkat ve muhabbetiyle nur yavrusunu sarmaya çalışıyor, ona babadan yetim kalışın da acısını bu şekilde hatırlatmamaya gayret ediyordu.
    Peygamber Efendimiz, Mekke'deki mütevazi evin ışığıydı, bereketiydi, gülüydü, huzur ve sevinci idi. Bu küçük yaşta bile annesine yardım etmekten asla geri durmuyordu. Hele temizliğe dikkat edişine aziz annesi hayrandı.
    O, sadece annesine karşı değil, tanıdıklarının hepsine karşı yardımsever ve hürmetkârdı. Arkadaşlarının yardımına koşmaktan zevk alırdı. Bu sebeple, arkadaşları da onu sever, sayar ve kendisiyle gezip dolaşmaya âdetâ can atarlardı.
    Evet, Cenâb-ı Hak, yüksek ve kudsî peygamberlik vazifesiyle memur edeceği Resûlünü, böylece en güzel şekilde büyütüyor ve en mükemmel sûrette terbiye ediyordu.
    Baba Kabrini Ziyaret
    Kâinatın Efendisi, altı yaşında... Bu sırada Hz. Amine'nin içine Medine'yi ziyaret arzusu doğdu. Maksadı Abdülmuttalib'in annesi tarafından kendilerine dayı gelen Adiyy bin Neccaroğullarını görmek, hem de orada medfûn bulunan bahtiyar kocasının kabrini ziyâret etmekti.
    Bu maksatla hazırlıklar yapıldı. Günü gelince Mekke'den biricik oğlu ve dadısı Ümmü Eymen'le birlikte hareket etti. Âmine'nin âlemi şen ve neşeli olması lâzım gelirken, bilâkis hüzünle kaplı idi. Sanki bir daha bu mukaddes beldeye ve bu Saâdet Güneşinin doğuşuna sahne olan mübârek eve kavuşamayacakmış gibi tekrar tekrar dönüp Mekke'ye bakıyordu.
    Mevsimin en sıcak günlerinde yaptıkları yorucu bir yolculuktan sonra Medine'ye vardılar. Efendimizin dayısı oğullarından Nabiga'nın evine indiler.
    Hz. Âmine, bu evin avlusunda bulunan aziz kocasının kabrinin başına gözyaşları içinde yıkılıverdi. Gözyaşları Abdullah'ın kabrinin toprağını bol bol suladı.
    Peygamber Efendimiz de, ilk defa ruhunda yetimliğin acısını bu manzara karşısında duydu. O da, muhterem pederinin kabrine damla damla gözyaşı serpti. Sanki bu damlalar Hz. Abdullah'a bir gül demeti yerine takdim ediliyordu.
    Peygamberimiz, Yahudî Âlimlerinin Dikkatini Çekiyor
    Medine'de geçirdikleri tatlı günlerinin birinde, Peygamberimiz, dadısı Ümmü Eymen'le, kaldıkları evin kapısı önünde oturuyordu. Oradan geçen ruhânî kıyafetinde iki Yahudî, birden dikkatlerini onun üzerine diktiler. Peygamberimiz bu bakışlardan rahatsız olmuş gibi içeri girdi.
    Yahudîler geçip gitmediler ve Ümmü Eymen'e yaklaşarak sordular:
    "Bu çocuğun adı nedir?"
    Ümmü Eymen, onları tanımıyordu. Art niyetli olabilirler ihtimâlini gözönünde bulundurarak,
    "Niçin soruyorsunuz?" dedi.
    Adamlar itimad telkin eder şekilde konuştular.
    "Bizim tanıdığımız bir çocuğa benziyor da, onun için sorduk. Lütfen söyler misiniz, onun adı nedir?"
    Ümmü Eymen, davranışlarından ve konuşmalarından pek korkulacak kimseler olmadığı kanaatına varınca,
    "Onun adı Ahmed'dir" dedi.
    İki Yahudî bu cevap üzerine aradıklarını bulmuş gibi birbirlerine tebessümle bakıştılar. Sonra içlerinden biri Ümmü Eymen'e yalvardı:
    "Ne olur, onu buraya biraz çağırır mısın?"
    Ümmü Eymen tekrar tereddüde kapıldı. Neden, niçin istiyorlardı? Fakat adam bu tereddüdü şu sözleriyle izâle etti:
    "Bizler," dedi, "iyilikten başka birşey düşünmeyen insanlarız. Kimseye zarar vermeyiz. Allah için onu seviyoruz ve senden çağırmanı istiyoruz."
    Ümmü Eymen, arzularını reddetmedi. İçeri girdi. Biraz sonra Peygamberimizle birlikte çıkıp geldi:
    Peygamberimizi görür görmez iki Yahudî de yerlere kadar eğildiler. Sonra da sevgi ve hürmet karışığı bir edâ içinde Efendimize yaklaştılar. Onu tepeden tırnağa süzdüler. Sonra sırtını açtılar, baktılar. Her ikisinin heyecan ve hayretleri gözlerinden okunuyordu. Birinin diğerine şöyle dediğini Ümmü Eymen duydu:
    "İşte bu çocuk, bu ümmetin peygamberidir. Bu şehir de onun hicret edeceği yerdir. Bu memlekette çok şiddetli savaşlar, hicretler ve büyük işler olacaktır." Bu sözlerinden sonra ikisi de uzaklaşıp gittiler.Yine, rivâyete göre, Resûl-i Ekrem Efendimiz, yüzmeyi bu ziyâreti esnasında, Benî Neccar Kuyusu denilen suda öğrenmiştir.

  12. #12
    Konuyu Başlatan safari43 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    5.311
    Konular
    1076
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    545

    Peygamber Efendimizin Dünyaya Gelişi

    HZ. ÂMİNE'NİN EBEDÎ ÂLEME GÖÇÜ

    Hz. Âmine, Kâinatın Efendisi oğluyla Medine'de bir ay kaldıktan sonra, Mekke'ye dönmeye karar verdi. Akrabalarıyla vedâlaşarak şehirden ayrıldılar.
    Çöl seccadesinde üç yolcu: Hz. Âmine, Şanlı Evlâdı ve Ümmü Eymen. Hepsinin de mânâ âleminde bir başkalık vardı. Aziz anne ve şerefli evladının ruhlarını ayrılık ve hasret rüzgârı dalga dalga dövüyordu.
    Henüz genç yaşta ve evliliklerinin ilk aylarında ebedî âleme yolcu ettiği kocasını hatırlayan Hz. Âmine'nin gözleri oluk oluk su akıtan bir pınarı andırıyordu. Peygamber Efendimiz de, aziz annesinin bu gözyaşlarına dayanamıyor, o da ışıl ışıl ağlıyordu. Damla damla akan gözyaşları, rahmet yağmuru gibi elbisesini ıslatıyordu.
    Henüz yolu yarılamışlardı ki, Hazret-i Âmine âniden rahatsızlandı. Peygamberimiz ve Ümmü Eymen'i bir telaş kapladı. Gittikçe şiddetini arttıran hastalık karşısında ne yapabilirlerdi?
    Medine'nin 23 mil güneyinde Ebvâ Köyü yakınlarında bir ağacın gölgesinde konaklamaktan başka ellerinde çare yoktu. Hazret-i Âmine'nin dizlerinden güç kuvvet çekilmişti ve kendisini tutama***** âniden yere yıkılıverdi. Üstünü örttüler. Hz. Âmine, hastalığın şiddeti içinde ter döküyor, Sevgili Peygamberimiz ise, onu kaybedeceği ve annesiz kalacağı endişesi içinde gözyaşı akıtıyordu. Sanki herşey kendileriyle birlikte lâl kesilmişti. Yerde ses yok, gökte sükût hâkimdi.
    Hz. Âmine yerde halsiz bir şekilde yatıyordu.
    Bir ara, Peygamberimiz kendini toparla*****,
    "Nasılsın anneciğim" diye sordu.
    Gönlü şefkat hazinesi anne, biricik yavrusunun üzülmesini istemiyordu. Şiddetiyle kıvranıp durduğu hastalığının ağır olduğu hissini uyandırmamak için,
    "İyiyim canım oğlum, birşeyim yok" diye cevap verdi.
    Bu birkaç kelimelik konuşmadan sonra da kendinden geçti. Artık hastalık, konuşacak takati dudaklarından çekip almıştı. Bir ara, "Su" dediği işitildi. Yaydan fırlayan ok hızıyla Peygamber Efendimiz, aziz annesine suyu yetiştirdi.
    Hazret-i Âmine suyu içti. Su kabı ile birlikte ciğerparesinin yumuşacık ellerini de tuttu. Gözlerini açtı. Peygamber Efendimizin nur saçan sîmasına doya doya baktı ve ellerini bir anne şefkatiyle okşadı. Kâinatın Efendisi bir ara, annesini biraz doğrultup başını kucağına aldı. Gözlerinden akan mübârek yaşlar, annesinin omuzlarına Nisan yağmuru gibi düşüyordu.
    Hazret-i Âmine'nin ruh ve kalbinde feryadlar kopuyor, fırtınalar esiyordu. Kocasını kaybediş ıztırabına, şimdi de oğluyla vedâlaşma hasretini mi ekleyecekti? Bu dayanılmaz bir ıztırap, çekilmez bir dertti. Kendisini yakalayan hastalıktan daha çok bu ayrılık onu yakıp kavuruyordu. Ama ne yapabilirdi, bu İlâhî kaderin değişmez hükmüydü.
    Hazret-i Âmine, kendisini yakalayan hastalıktan kurtulamayacağını artık anlamıştı. Son olarak, güneş gibi parlayan nur yavrusunun yüzüne ayrılık ve hasretin verdiği duygu içinde baktı, ellerini doya doya kokladı ve dilinden şu cümleler döküldü:
    "Ey dehşetli ölüm okundan Allah'ın yardım ve ihsanı ile yüz deve karşılığında kurtulan zâtın oğlu!
    Allah, seni aziz ve devamlı kılsın. Eğer rüyâda gördüklerim doğru ise, sen celâl ve bol ikrâm sahibi olan Allah tarafından Âdemoğullarına helâl ve haramı bildirmek üzere peygamber gönderileceksin."
    Sen, ceddin İbrâhim'in teslimiyet ve dinini tamamlamak için gönderileceksin."
    Allah seni milletlerle birlikte devam edip gelen putlardan, putperestlikten koruyacak ve alıkoyacaktır."
    Her yaşayan ölür, her yeni eskir. Yaşlanan herkes zevâl bulur. Herşey fanidir, gider."
    Evet, ben de öleceğim. Fakat ismim ebedî yâdedilecektir. Çünkü, ter temiz bir evlâd doğurmuş, arkamda hayırlı bir yâdedici bırakmış bulunuyorum."53
    Acıklı ve âdetâ istikbalden haber veren bu sözlerinden sonra Hazret-i Âmine'nin gözleri kaydı ve ruhunu orada yüce Allah'a teslim etti. Yer, Mekke ile Medine arasında bulunan Ebvâ Köyü; tarih, Milâdî 576.
    Hz. Âmine'nin Defni
    Sevgili Peygamberimiz ile Ümmü Eymen donakalmışlardı. Âdetâ dilleri tutulmuştu. Konuşan sadece Kâinatın Efendisinin gözyaşlarıydı.
    Ümmü Eymen bir ara kendisini toparladı ve aziz yavrunun gözyaşlarını sildi. Sonra da bağrına basarak teselliye çalıştı:
    "Üzülme, ağlama, canım Muhammedim," dedi. "İlâhî kadere karşı boynumuz kıldan incedir. Can da Onun, mal da. Hepsi bize emânet. Emâneti nasıl vermişse, öyle de alır."
    Sevgili Peygamberimiz derin bir iç çektikten sonra,
    "Ben de biliyorum. Onun hükmüne her zaman boyun eğerim. Fakat anne yüzü unutulmayacak bir yüzdür. O yüzü tekrar göremem diye üzülüyorum" dedi. Sonra da derhal kendini toparladı ve gözyaşlarını silerek Ümmü Eymen'e,
    "Haydi, o emâneti Sahibine teslim etti. Biz de onun na'şını toprağa teslim edelim, rahat etsin" dedi.
    Dünyanın en bahtiyar annesi Hazret-i Âmine'nin cesedini orada toprağın bağrına tevdi ettiler. Ruhu ise, Kâinatın Efendisini bağrından çıkardığı için, kimbilir, ne kadar yükseklerde meleklerle bayram ediyordu.
    Definden Sonra
    Annesiz kalan Dürr-i Yetîmi Mekke'ye götürmek vazifesi dadısı Ümmü Eymen'e düştü.
    Ümmü Eymen, yol boyunca ona annesiz kaldığını hissettirmemek için elinden gelen gayreti gösterdi. Onu öz evladıymış gibi bağrına bastı ve teselliye çalıştı. Efendimiz de, âdetâ onu bir anne kabul ederek, "Anne, anne" diye çağırdı. Daha sonraları da her gördüğünde, "Annemden sonra annem" diyerek iltifatta bulunuyordu.54
    Nur yüzlü Kâinatın Efendisi, artık babadan yetim, anneden öksüzdü. Fakat, onun hakiki muhafızı ve hâmîsi vardı. O Hafîz, onu ömrü boyunca kusursuz muhafazası ve eksiksiz murakabesi altında bulunduracak, her türlü tehlike ve sıkıntıdan kurtaracaktır.
    "Rabbin seni yetim bulup da barındırmadı mı?" 55 meâlindeki âyet-i kerîme, Peygamber Efendimizin bu hâlini hatırlatır. Kâinatın Efendisi yıllar sonra, Hicret'in 6'ıncı yılında Hudeybiye Umresi sırasında, yine Ebvâ'dan geçecektir. Allah'ın izniyle annesinin kabrini ziyaret edip, elleriyle düzeltecektir. Sonra da teessüründen ağlayacaktır.
    Onun mübârek gözlerinden tahassür gözyaşları akıttığını gören Sahabîler de ağlayacaklar ve
    "Yâ Resûlallah, niçin ağladınız?" diye soracaklardır.
    Resûl-i Ekrem, "Annemin, benim hakkımdaki şefkat ve merhametini düşündüm de ağladım" diye cevap verecektir.56
    Peygamber Efendimizin Baba Ve Annesinin Erken Vefâtlarının Hikmeti
    Burada hatıra şu suâl gelebilir:
    "Muhterem peder ve vâlideleri, Resûl-i Ekrem Efendimizin peygamberliğine neden yetişemediler ve neden ona îmân, kendilerine nasib olmadı?"
    Bu suâle Mektûbat isimli eserinde, Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri şu cevabı verir:
    "Cenâb-ı Hak, Habîb-i Ekreminin peder ve vâlidesini, kendi keremiyle, Resûl-i Ekrem Aleyhisselâtü Vesselâmın ferzendâne hissini memnun etmek için, valideynini minnet altında bulundurmuyor. Valideynlik mertebesinden, mânevî evlâd mertebesine getirmemek için; hâlis kendi minnet-i Rubûbiyyeti altına alıp, onları mes'ud etmek ve Habîb-i Ekremini de memnun etmekliği rahmeti iktiza etmiş ki, vâlideynini ve ceddini, ona zahirî ümmet etmemiş. Fakat, ümmetin meziyetini, faziletini, saâdetini onlara ihsan etmiştir. Evet, âlî bir müşîrin [mareşal]; yüzbaşı rütbesinde olan pederi, huzuruna girmesi; birbirine zıd iki hissin taht-ı tesirinde bulunur. Padişah; o müşîr olan Yâver-i Ekremine merhameten, pederini onun mâiyetine vermiyor."57
    Peygamberimizin Baba Ve Annesinin Îmânları Meselesi
    İslâm âlimleri ittifakla şu hususu belirtmişlerdir.
    "Hazret-i İbrâhim'den (a.s.) gelen ve Resûl-i Ekremi (a.s.m.) netice veren nûrânî silsilenin fertlerinin hiçbiri, hak dinin nûruna lâkayd kalmamışlar ve küfrün karanlıklarına mağlûp olmamışlardı. Hiçbirinin temiz gönlü şirk ve küfür ile kirlenmemiştir."58
    Bu hususu kaydettikten sonra, Sevgili Peygamberimizin baba ve annesinin îmânları meselesi üzerinde duralım.
    Birbirine yakın izahlarla birçok İslâm âlimi, Peygamber Efendimizin muhterem peder ve vâlidelerinin âhirette necât ehli olacaklarını açık ve kesin bir şekilde delilleriyle ortaya koymuşlardır.
    Bu izah tarzlarını şöylece sıralayabiliriz:
    1) Hz. Abdullah ile Hz. Âmine, Efendimize peygamberlik vazifesi verilmeden çok evvel vefât etmişlerdir. Dolayısıyla Fetret Devrinde yaşamışlardır ve "Ehl-i Fetret"ten sayılırlar. Fetret Devrinde vefât edenlere ise azap yoktur.
    Birgün, birisi büyük âlimlerden Şerefüddin Münâvî'ye,
    "Peygamberimizin baba ve annesi Cehennemde midir?" diye sorar.
    Münevî Hazretleri hiddetle,
    "Resûl-i Ekremin peder ve vâlidesi fetret zamanında vefat etmişlerdir. Peygamber gönderilmeden evvel ise azap yoktur" cevabını verir.59
    Kendisine bir peygamberin dâveti ulaşmayan kimsenin âhirette azap görmeyeceği âyet ve hadislerle sabittir.60 Peygamber Efendimizin peder ve vâlidelerine de geçmiş peygamberlerden hiçbirinin dâvetinin ulaşmadığı tarihen sabittir. Şu halde, tereddütsüz söyleyebiliriz ki, onlar da necât ehlidirler ve âhirette azap görmeyeceklerdir.
    2) Resûl-i Ekrem'in muhterem peder ve validelerinin şirk ehli oldukları sabit değildir. Belki, onlar, Zeyd bin Amr bin Nüfeyl, Varaka bin Nevfel ve benzerleri gibi büyük babaları İbrâhim'den (a.s.) gelen inanç ve âdetlerle amel eden "Hanif"lerdendirler.
    3) Sevgili Peygamberimizin baba ve annelerinin şirk ehli olmadıklarının bir delili de, "Ben mütemâdiyen temiz babaların sulbünden, temiz anaların rahminden nakloluna geldim"61 hadis-i şerifidir.
    Kur'ân-ı Kerîm'de müşrikler "necis kimseler" olarak vasıflandınlmışlardır.62 Temizlik ile pislik, îmân ile şirk, mü'min ile müşrik arasında tezad bulunduğuna göre, yukarda kaydettiğimiz hadis ölçüsü ışığında, Resûl-i Ekremin ecdadından hiçbirinin küfür ve şirk gibi mânevî kirlere bulaşmadığını kabul etmek vacip olur.63
    Bütün bunlardan sonra meseleyi şöylece özetleyebiliriz: "Resûl-i Ekreme (a.s.m.) Allah tarafından rahmet olduğu hitap edilirken, parlak Nübüvvet ve Risâlet Güneşi henüz doğmadan apaçık nûru sîne-i ihtiramında taşıyan bir ana babayı, evlâdının feyz ve nûrundan mahrum farzetmek, hem edebe, hem mantığa muvafık değildir. Hususiyle, Resûl-i Ekremin muhterem anne ve babasının hayatları, Cahiliyye Devrinde geçmiştir. Risâlet-i Ahmediyye zamanını idrâk etmemişlerdir."
    Öyle ise, bu hususta mü'minin bilmesi ve kabul etmesi gereken husus şudur:
    "Resûl-i Ekremin (a.s.m.) peder ve vâlideleri ehl-i necâttır ve ehl-i Cennettir ve ehl-i îmândır. Cenâb-ı Hak, Habîb-i Ekreminin mübârek kalbini ve o kalbin taşıdığı ferzendâne şefkatini elbette rencide etmez."64
    Şu dörtlük de bu hakikati pek güzel dile getirmektedir:
    "İki cihângüneşi, bürc-i saâdette iken
    Vâlideynine Mevlâ nice vermeye şerefi,
    Çeşm-i insaf ile ey dil, nazar gavvâsa
    Alıcak dürrini yabana atar mı sadefi?"
    [İki dünyanın güneşi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) saâdet burcunda iken, Cenâb-ı Hak, anne babasına nasıl şeref vermez ki?
    Ey gönül! İnsaf gözüyle dalgıca dikkatle bak; inciyi alır da, sadefini hiç yabana atar mı?]
    53. İsfâhanî, Delâilü'n-Nübüvveh, s. 119-120
    54. Resûl-ü Ekrem Efendimiz hakkında, "Cennetlik bir kadınla evlenmek isteyen Ümmü Eymen'le evlensin" buyurduğu Ümmü Eymen'i daha sonra azâd ederek hürriyetine kavuşturmuştur. Birinci kocasının ölümünden sonra da onu Zeyd bin Hârise ile evlendirdi. Üsâme Hazretleri, işte bu evlilikten dünyaya geldi.
    55. Duhâ Sûresi, 6
    56. Tabakât, 1/116-117
    57. Bediüzzaman Said Nursî, Mektubât, s.398
    58. A.g.e., s.397; Tecrid Tercemesi, 4/537
    59. Tecrid Tercemesi, 4/539
    60. İsrâ Sûresi, 15
    61. Kaâdı İyaz, 1/183
    62. Tevbe Sûresi, 28
    63. Tecrid Tercemesi, 4/546
    64. Bediüzzaman Said Nursî, Mektubât, s.398

  13. #13
    Konuyu Başlatan safari43 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    5.311
    Konular
    1076
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    545

    Peygamber Efendimizin Dünyaya Gelişi

    PEYGAMBERİMİZ DEDESİ ABDÜLMUTTALİB'İN HİMÂYESİNDE

    Altı yaşında iken annesini kaybeden Peygamber Efendimizi yaşlı dedesi Abdülmuttalib himayesine aldı.
    Kureyş'in reisi Abdülmuttalib de nur-u Ahmedî'den nasibini almıştı. O nur kendisine çok üstün meziyet ve sıfatlar kazandırmıştı. Uzun boyu, büyükçe başı ve heybetli görünüşüne; parlak yüzü, tatlı sözü, utangaçlığı, nezaket ve üstün ahlâkı bir başka güzellik katmıştı. Sabırlı, akıllı, anlayışlı, mert ve cömertti. Yoksul insanların karınlarını doyurmaktan büyük zevk alırdı. Hatta bu cömertliğini, bu yardımseverliğini hayvanlardan bile esirgemezdi. Dağ başlarında aç susuz kalan kurdu, kuşu da düşünürdü.
    Cahiliye karanlıkları arasında aydınlık yoldan ayrılmayan bahtiyarlardan biri idi. Allah'a bağlı idi ve âhirete inanırdı. Verdiği sözü ne pahasına olursa olsun mutlaka yerine getirirdi. Nitekim, Cenâb-ı Hakka verdiği sözü yerine getirmek için, en çok sevdiği oğlu Abdullah'ı bıçağın altına yatırmaktan bile çekinmemişti. Kureyşliler müdahale etmeselerdi, onu kurban edecekti.
    Cahiliye devrinin çirkin âdetlerinden uzak durduğu gibi, başkalarını da bunları yapmaktan menederdi. O zamanın zalim bir âdeti olan kız çocuklarını diri diri toprağa gömmekten halkı sakındırırdı. Şaraptan, zinadan her zaman kaçınırdı. Bütün gücüyle Mekke'de zulme, haksızlığa meydan vermemeye çalışırdı.
    Misafir ağırlamaktan da büyük haz duyardı. Akrabalarıyla yakından ilgilenir, onlara şefkat ve merhamet gösterirdi. Bu büyük vasfı sebebiyle Kureyşliler ona "İkinci İbrahim" derlerdi.
    Ramazan ayı girince Hirâ Mağarasında inzivâa çekilip ibadetle meşgul olurdu. Bunu ilk defa âdet eden de kendisi idi.
    Yaşlı dede aynı zamanda çocuk sevgisi, torun sevgisi nedir biliyordu. Hele torunu Kâinatın Efendisi gibi pırıl pırıl bir çocuk olunca, artık sevgisinin sözü mü olurdu?
    Gerçekten Abdülmuttalib, etrafa nur saçan torununu canı gibi seviyor, şefkatli kanatları arasında onu nazlı bir yavru gibi barındırıyordu. Onsuz hiç bir yere gitmek istemiyordu. Bu yaşında bile Peygamber Efendimizin davranışları kâmil bir insanın hareket ve davranışlarından farksızdı. Gittiği her yerde bu fevkalâde durumu herkes tarafından derhal fark ediliyordu. Hatta zaman zaman toplantılar ve sohbetlerde sorulan sorulara Abdülmuttalib, onunla istişâre ettikten sonra cevap veriyordu.
    Dedesinin Minderine Sadece, O Otururdu
    Kâbe duvarının gölgesinde hemen hemen her zaman Kureyş'in reisi Abdülmuttalib için bir minder serili bulunurdu. Çocuklarının hiçbiri bu minderin üstüne çıkmaz, babaları gelinceye kadar etrafında oturup beklerlerdi.
    Abdülmuttalib, çocuklarından hiç birini almazken, Peygamber Efendimizi kucakla***** yan tarafına minderin üstüne oturturdu. Amcaları tutup onu minderin üstünden indirmek isterlerdi. Fakat, babaları buna mâni olur ve şöyle derdi:
    "Oğlumu serbest bırakın. Vallahi, ileride onun nâmı ve şânı büyük olacaktır."Sonra da muhterem torununu minderin üstüne, yan tarafına oturtur, eliyle sırtını okşa***** ona olan sonsuz sevgisini belirtirdi.65
    Abdülmuttalib uyurken Sevgili Peygamberimizden başkası onu uyandırma cesaretini gösteremezdi. Hususî odasına ondan başkası müsaadesiz giremezdi.Yaşlı dede; nur yüzlü torununu sofrada yanıbaşına, bazan da dizine oturtur, yemeğin en lezzetlisini ona yedirir ve o gelmeden yemeğe başlamaya müsaade etmezdi.
    Kâinatın Efendisini, dedesi bir gün kaybolan devesini aramaya gönderdi. Biraz gecikince, kayboldu endişesiyle büyük bir telâşa kapıldı. Üzüntüsü yüzünden okunuyordu. Derhal Kâbe'ye vararak ellerini yüce Mevlâ'ya açtı ve
    "Allah'ım, Muhammed'imi bana geri lütfet!" diye dua etti.
    Az sonra Peygamber Efendimiz, deve ile birlikte çıkageldi. Dedesi, kendisini sevinçle kucakladı ve
    "Biricik yavrum," dedi. "Senin için o kadar üzüldüm, o kadar feryad ettim ki, artık bundan sonra seni yanımdan asla ayırmayacağım ve yalnız başına bir yere göndermeyeceğim."
    Hakikaten de Abdülmuttalib, vefatına kadar torununu bir gölge gibi takip etmekten geri durmadı.
    Seyf Bin Zîyezen, Abdülmuttalib'e Neler Söyledi?
    Peygamber Efendimizi candan seven Abdülmuttalib hayatında sadece bir defa kısa bir süre ondan uzak kaldı.
    Yemen Hükümdarı Seyf bin Zîyezen, babasının ülkesini Habeşlilerden geri almış ve San'a'nın Gumdan şehrinde tahta oturmuştu. Arabistan'ın dört bir tarafından aşiret ve kabile reisleri onu tebrike geliyorlardı.
    Mekke'yi temsilen de Abdülmuttalib'in başkanlığında bir heyetin Gumdan'a gitmesi gerekiyordu. Böylece Mekke'den ayrılmakla ilk defa Abdülmuttalib peygamberimizden uzak kalıyordu.
    Uzun bir yolculuktan sonra Gumdan'a varan Kureyş heyetini Seyf bin Zîyezen kabul etti. Abdülmuttalib hükümdardan izin alarak kendisinin üstün meziyetlerinden, babasının hayırlı bir hükümdar olduğundan bahsetti. Hangi heyet olduklarını belirtmek için de sözlerini şöyle bağladı:
    "Biz Allah'ın dokunulmaz kıldığı memleketin halkı, Beytullah'ın hizmetkârıyız."
    Bu konuşması hükümdarın dikkatini çektiğinden,
    "Ey tatlı dilli kişi, sen kimsin?" diye sordu.
    Abdülmuttalib,
    "Ben Hâşim'in oğlu Abdülmuttalib'im" dedi.
    Seyf, biraz daha dikkat kesildi. Sevinç ve heyecan karışımı bir sesle,
    "Demek sen kızkardeşimizin oğlusun" dedi.
    Abdülmuttalib,
    "Evet" diye karşılık verdi.
    Bunun üzerine Seyf, Abdülmuttalib'e daha yakın alâka gösterdi. Yanına yaklaşmasını istedi. Sonra da şöyle dedi:
    "Akraba olduğumuzu öğrendim. Ziyaretinizden de çok memnun oldum. Siz gece gündüz sohbet edilmeye, oturulup konuşulmaya, ayrılıp giderken de ikram olunmaya lâyık, şerefli ve değerli kimselersiniz." diye konuştu.
    Seyf, bu iltifatkâr sözlerle de yetinmedi. Söylediklerinde samimi olduğunu Abdulmuttalib'i bir ay sarayında ağırlamakla da ispat etti.
    Abdülmuttalib bir yandan Nur Torununu düşünüyordu. Ama, hükümdarın isteğini de geri çeviremezdi.
    Hükümdarın emriyle misafırler kalacakları yere götürüldüler. Yediler, içtiler.
    Abdülmuttalib ve arkadaşları bir ay müddetle sarayda kaldılar. Bu müddet zarfında âdetâ unutuldular. Ne hükümdarla görüşebildiler, ne de Mekke'ye dönmelerine izin verildi.
    Sarayda günleri hep sohbetle geçiyordu. Mukaddes kitaplardan gelecek Peygamberin sıfatlarını öğrenmiş bulunan Seyf, bu sohbetlerde bazı ip uçları yakalıyordu. Nitekim, bir gün kimsenin farkına varamayacağı bir sırada Abdülmuttalib'i gizlice yanına çağırdı. Onunla sohbet etmek istiyordu. Abdülmuttalib yanına gelince,
    "Ey Abdülmuttalib," dedi, "sana bir sır emanet edeceğim. Bu sırrın seninle alâkalı olduğu kanaatını taşıyorum. Bu başkalarından gizlediğimiz, bir kitapta bulduğum çok büyük ve mühim bir haberdir."
    Abdülmuttalib meraklandı,
    "Nedir o?" diye sordu.
    Seyf sırrını açıkladı:
    "O, bu sıralarda dünyaya gelmiş olması muhtemel bir çocuğa âittir. O, sizin taraflarda,Tihâme bölgesinde doğacaktır.
    İki kürek kemiği arasında bir ben vardır.
    Babası ve annesi ölünce, onu dedesi ve amcası sırasıyla himâyeleri altına alacaktır.
    O, dostlarını ve yardımcılarını ağırlayacak, düşmanlarını zillete uğratacaktır.
    En şerefli yerleri fethedecek, Kıyâmet gününe kadar insanlara rehber ve önder olacaktır.
    Bâtıl dinleri ortadan kaldıracak, putperestliği yok edecek, Rahman olan Allah'a ibadet edecektir.
    Onun sözü müşkülleri halledecek, işi ise basiret ve adalet üzere olacaktır.
    Dâimâ iyiliği buyuracak, iyilik yapacak ve insanları kötülükten sakındıracaktır."
    Merak ve heyecana kapılan Abdülmuttalib, hükümdarın biraz daha açıklama yapmasını ve sırrını biraz daha açmasını istiyordu.
    "Ey hükümdar! Ömrün uzun, saltanatın dâim ve şânın yüce olsun. O çocuk hakkında biraz daha açıklama yapar mısın?" dedi.
    Hükümdar, diğer alâmet ve işaretleri saydıktan sonra,
    "Ey Abdülmuttalib," dedi.
    "Bütün bu işaretlere bakılırsa, bu çocuğun dedesi sen olmalısın."
    Bu sözleri duyan Abdülmuttalib sevincinden derhal secdeye kapandı.
    Bu sefer merak ve şaşkınlık sırası Hükümdara gelmişti.
    "Ey Abdülmuttalib! Yoksa sen anlattıklarımdan bir şey mi sezdin?" diye sordu.
    Gönlüyle birlikte gözlerinin içi de gülen Abdülmuttalib anlattı:
    "Ey Hükümdar," dedi. "Benim Abdullah adında üzerinde titrediğim çok sevdiğim bir oğlum vardı. Onu kavmimizin eşrafından Vehb bin Abd-i Menâf'ın kızı Âmine ile evlendirmiştim. Bir çocuk dünyaya geldi. Onun iki kürek kemiği arasında bir ben vardır. Saydığın alâmetlerin hepsini de üzerinde taşıyor. Babası ve annesi de vefat etti. Kendisi şimdi benim himâyemdedir."
    Seyf kanaatinde yanılmamış olmanın sevinci içinde Abdülmuttalib'e,
    "Çocuğunu çok iyi koru. Yahudîler ona düşmandırlar. Onların kendisine zarar vermesinden sakın. Fakat Allah, onun düşmanlarına imkân ve fırsat tanımıyacaktır. Benim eski kitaplarda bulup öğrendiğime göre, Yesrip [Medine] onun hicret yeri olacak ve orada çok yardım görecektir" dedi.
    Artık hem Hükümdar, hem de Abdülmuttalib büyük bir müşkülü halletmiş olmanın rahatlığı içindeydiler.
    Seyf bin Zîyezen âdeta kerametvâri, peygamberliğinden evvel Efendimizin nübüvvetini böylece haber veriyordu.
    Bir müddet sonra Hükümdar, Kureyş heyetini büyük ikrâm ve ihsanlarla Mekke'ye uğurladı. Abdülmuttalib'e verdiği hediyeler diğerlerinkinden çok daha fazlaydı. Uğurlarken de ona, "O çocuğun halinde olan değişiklikleri her yıl bana bildirmeni rica ederim" dedi.
    Ne var ki, Seyf bin Zîyezen Peygamberimiz hakkında dedesinden daha başka bir bilgi alamadan, henüz bu konuşmaların üzerinden bir sene bile geçmeden hayata gözlerini yumdu.66
    Heyetteki arkadaşları yolda Abdülmuttalib'e neden kendisine daha fazla ikram ve ihsan edildiğini sordular. O sadece,
    "Kıskanmayınız:..Bunun elbette bir sebebi vardır" demekle iktifa etti.
    Bir aylık ayrılıktan sonra Mekke'ye varan Abdulmuttalib Nur torununu hasretle kucakla*****, firak acısını visalin lezzetiyle gidermeye çalıştı.
    Peygamber Efendimiz, "Rahmet" Vesilesi
    Sevgili Peygamberimiz, henüz dedesi Abdülmuttalib'in himâyesinde bulunuyordu. Kuraklık yüzünden Mekke ve etrafı dehşetli bir sıkıntı ve kıtlık içinde kıvranıp duruyordu. Abdülmuttalib, büyüklüğünü anladığı torunu Efendimizi yanına alarak oğlu Ebû Tâlib ile birlikte Ebû Kubeys Dağına çıktı. Onların peşi sıra da Kureyşliler geliyordu.
    Abdülmuttalib yüzünü Kâbe'ye çevirdi ve Peygamber Efendimizi üç sefer gökyüzüne doğru kaldırarak, "Allah'ım! Bu çocuk hakkı için, bizi bereketli bir yağmur ile sevindir" diye yalvardı. Kâinatın Efendisinin yüzü suyu hürmetine yapılan duâ kabul oldu. Ânında yağmur damlalarıyla halkın ve Kureyş eşrafının sevinç gözyaşları birbirine karıştı.
    Bütün bu olup bitenler, dedenin torununa karşı içten sevgisi ve bağlılığını kat kat artırıyor, istikbalde büyük bir insan olacağı kanaatını kuvvetlendiriyordu. Bunun için de Nûr Torununa büyük bir ihtimam gösteriyordu.
    Abdülmuttalib'in Vefâtı
    Yaşı epeyce ilerlemiş bulunan Abdülmuttalib, bir gün âniden rahatsızlandı. Rahatsızlığı gittikçe şiddetini arttırıyordu. Artık bir başka âleme göçün yakında başlayacağını anlamıştı.
    Ancak görmesi gereken bir vazife vardı: Sevgili Peygamberimizi teslim edecek emniyet edilir bir kişiyi seçmek.
    Bunun için bütün oğullarını çağırttı. Aklına Ebû Leheb geldi. Fakat o katı kalbli merhametsizin biri idi. "Olmaz" deyiverdi içinden.
    Ya Abbas? Hayır o da olamazdı. Çünkü, çoluk çocuğu çoktu. Ancak onlarla meşgul olabilirdi.
    Hamza olabilir miydi? Ona da razı olmadı. Zira, Hamza genç ve ava meraklı idi. Torunuyla gereği gibi ilgilenemezdi.
    Peki, ya Ebû Tâlib! İşte Nûr Torununun hâmisini bulmuştu. Gerçi Ebû Tâlib'in serveti azdı, ama merhameti ve şefkati boldu. Muhammed'i (a.s.m.) himâyeye ancak o lâyık olabilirdi.
    Bununla beraber Abdülmuttalib, Peygamber Efendimizin de (a.s.m.) görüşünü almayı ihmal etmedi:
    "Amcalarından hangisinin himâyesine girmek istersin?" diye sordu.
    Sevgili Peygamberimiz dedesinin sorusuna cevap olarak yerinden kalktı, gidip amcası Ebû Tâlib'in boynuna sarıldı. Böylece onun himâyesini kabul ettiğini ifade etmiş oluyordu. Abdülmuttalib de tercihinde isabet ettiğine sevindi. Sonra Ebû Tâlib'e dönerek şöyle dedi:
    "Onu sana emânet ediyorum. O, İlâhi bir emânettir. Onu her şeye rağmen, canın ve başın pahasına da olsa koruyacağına dair bana açıkça söz ver ki, gözlerim arkada kalmadan gönlüm rahat etsin."
    Efendimizin kendisine karşı teveccühünden oldukça mütehassis olan Ebû Tâlib, gözleri dolu dolu babasına şu cevabı verdi:
    "Sen hiç merak etme babacığım. Onu öz çocuklarıma, hatta kendi canıma bile tercih edeceğimden emin olabilirsin. Hayatta bulunduğum müddetçe ona hiç kimsenin zarar vermesine müsaade etmeyeceğime söz veriyorum."
    Oğlunun bu ifadeleri Abdülmuttalib'i fazlasıyla memnun etti. Gözleri sevinç gözyaşları ile doldu.Yakalandığı rahatsızlıktan kurtulamayan Abdülmuttalib, torununun neşesine, sevgisine, tebessümüne doyamadan gözlerini dünyaya seksen yaşını aşkın bir ihtiyar olarak kapadı.67
    Tarih: Miladî, 578. Fil Yılından sekiz sene sonra.
    Mekke çarşısı Abdülmuttalib'in vefatı dolayısıyla günlerce kapalı tutuldu. Kureyşliler, sevdikleri ve hürmet ettikleri bu zâtın ölümü dolayısıyla günlerce yas tuttular, cenazesini el üstünde dolaştırdılar. Sonra Hacûn Kabristanına, dedesi Kusay'ın yanına defnettiler.
    Sevgili Peygamberimiz, dedesini kaybetmekten derin üzüntü duydu. Çünkü bu hâdise, babasının ve annesinin de ebedî âleme göçünü hatırlatıyordu.
    Dedesinin cenazesi ve defni sırasında Peygamberimiz, gözyaşlarını tutamadı; bazan hıçkırarak, bazan da sessiz sedasız ağladı.
    Seneler sonra bir gün kendilerine, dedesinin ölümünü hatırlayıp hatırlamadığı sorulduğunda,
    "Evet, hatırlıyorum. Ben, o sırada sekiz yaşında bulunuyordum" cevabını verecekti.
    Peygamber Efendimizin saadetli ömrünün ilk sekiz senelik bölümü işte böyle acılarla, üzüntü ve kederle dolu geçmişti. Âdeta büyük ruhu ve rikkatli kalbi, tâ o yaşlardan itibaren istikbalde çekeceği meşakkat ve mihnetlere dayanmak için ıztırap ve sıkıntı teknesinde yoğruluyordu.
    65. Sîre, 1/178; Tabakât, 1/118, Ensâb, 1/81
    66. İbn-i Hacer, İsâbe, 1/134-135; İnsânü'l-Uyûn, 2/186
    67. Tabakât, 1/119; Ensab, 1/57

  14. #14
    Konuyu Başlatan safari43 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    5.311
    Konular
    1076
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    545

    Peygamber Efendimizin Dünyaya Gelişi

    PEYGAMBERİMİZ AMCASI EBU TALİB'İN YANINDA

    Peygamberimiz, dedesi tarafından kendisine koruyucu olarak tayin edilen amcası Ebû Tâlib'in himâyesindeydi artık.
    Ebû Tâlip son derece merhametli bir insandı. Fakat oldukça fakirdi. Mekke etrafında yayılan ve şehre getirilince sütünden faydalanılan birkaç devesinden başka bir mala ve mülke de sahip değildi. Âile efradı kalabalık olan Ebû Tâlip, haliyle geçim yönünden büyük bir sıkıntı içinde bulunuyordu.
    Bütün bunlara rağmen o, dürüstlüğü ve doğru yaşayışıyla Kureyşliler tarafından sevilir, sayılır ve hürmet edilirdi. Hz. Ali, babasının bu durumunu şu ifadelerle dile getirir:
    "Babam, Kureyş'in fakir, fakat ileri gelenlerinden şerefli biri idi. Halbuki, kendisinden evvel, böyle yoksul olduğu halde, kavminin ulu kişisi olmuş bir kimse gelmemiştir."
    Ebû Tâlip, yaşayışı bakımından da, Cahiliye devrinin kötülük ve çirkinliklerinden uzaktı. Kureyşli müşriklerin su gibi içtikleri içkiyi o, babası Abdülmuttalib gibi asla kullanmazdı. Ebû Tâlip, her hâliyle Kâinatın Efendisini himâye edecek evsafta bulunuyordu.
    Ebû Tâlip, aynı zamanda kardeşi Zübeyr'den kendisine geçen "Kâbe perdedârlığı" demek olan "Rifâde" ve "hacılara su içirme hizmeti" demek olan "Sikâye" vazifelerini de yürütüyordu. Ne var ki, fazla masraf gerektiren bu vazifelerin altından dar bütçesiyle kalkamayacağını anlayınca, üç hac mevsiminden sonra bu görevleri kardeşi Hz. Abbas'a devretmek zorunda kaldı. "Sikâye" ve "Rifâde" hizmetleri Mekke'nin fethine kadar Hz. Abbas'ın elinde devam etti. Resûlullah Mekke'yi fethettikten sonra bu görevleri yine aynı elde bıraktı.
    Ebû Tâlip de, babası gibi Sevgili Peygamberimize candan bağlıydı. Peygamberimizin yetişmesine son derece dikkat gösteriyordu. Yeğenini hiç yanından ayırmazdı. Gittiği yere onu da götürür, yanıbaşına oturtur ve bir arkadaş gibi kendisiyle sohbet eder, konuşurdu.
    Ebû Tâlib'in evinde onsuz sofraya oturulmazdı. Sofra hazırlandığında Peygamber Efendimiz görülmeyince, "Muhammed'im nerede, çağırın gelsin" derdi. Çünkü onun bulunduğu sofrada herkes do***** kalkar ve yemek yine de artardı. Bulunmadığı sofralarda ise, çok kere sofradakiler doymadan yemekler bitiverirdi.68
    Zaten Sevgili P eygamberimiz, tâ o zamandan beri az yiyordu. Sofrada son derece ciddi ve nimetlere hürmetkâr bir tavır içinde bulunurdu. Diğer çocuklar kurulur kurulmaz sofraya saldırırken o, büyükleri başlamadan lokmayı ağzına koymazdı. Hatta bazı kere amcası, çocuklardan rahatsız olmasın diye onun için ayrı sofra kurdururdu.69
    Sevgili Efendimiz, büyüklüğünde olduğu gibi bu yaşlarda da açlıktan, susuzluktan şikâyet etmiyordu. Dadısı Ümmü Eymen bu hususiyetini şu ifadelerle dile getirir:"Resulullahın çocukluğunda ne açlıktan, ne de susuzluktan şikâyet ettiğini görmedim. Sabahleyin bir yudum Zemzem içerdi. Kendisine yemek yedirmek istediğimizde, 'İstemem, karnım tok' derdi."70
    Peygamber Efendimiz neşe ve hayat dolu gözlerini sabahlan pırıl pırıl parlayan temiz bir yüzle açardı.71
    Peygamberimiz Amcasıyla Yağmur Duâsında
    Mekke ve havalisi şiddetli bir kuraklık ve kıtlık yılı yaşıyordu. Yağmurun damlası yoktu. Yerler kup kuru ve toprak susuzluktan parça parçaydı.
    Kureyşliler Ebû Tâlib'e başvurdular.
    "Ey Ebû Tâlip," dediler. "Kuraklık ve kıtlıktan çoluk çocuğumuz ölmeye, hayvanlarımız kırılmaya başladılar. Ne olur, bizim için yağmur duasına çıksan!"
    Ebû Tâlip teklifi reddetmedi. Ancak yalnız gidemezdi. Gitmek de istemezdi. Yanına yeğeni Nur Muhammed'i de almalıydı. Çünkü onun bereket ve ihsanlara vesile olduğunu bir çok hâdisede görmüş ve anlamıştı.
    Ebû Tâlip, yeğeni ile birlikte Kâbe'ye vardı. Sırtını bu kudsî mabede dayadı, ellerini Kâinat Sultanına açtı ve yalvarmaya başladı. Nur Muhammed (a.s.m.) ise, Kâbe'nin örtüsüne yapışmış, bir parmağını da göğe doğru kaldırmıştı.
    …Ve az sonra Rahman ve Rahim olan Allah'ın rahmet deryası coştu ve yağmur bardaktan boşalırcasına Mekke ve halkının üzerine döküldü. Kendilerini zorlukla evlerine atabildiler. Bir anda vadiler dolup taştı. Yüzler ve gözler sevinçle doldu.
    Evet, Hz. Muhammed (a.s.m.), insanlığa maddî mânevî rahmet ve bereket getirmek, insanlığı ve dünyayı mes'ud etmek üzere vazifelendirilmişti. Daha çocukluğundan itibaren de bu ulvî ve büyük vazifenin sahibi bulunduğunun izlerini üzerinde taşıyordu.
    Fatıma Hatunun Peygamberimize Sevgisi
    Ebû Tâlib'in hanımı Fatıma Hatunun da Peygamber Efendimize olan sevgisi ve şefkati sonsuzdu. Onu öz evladı gibi seviyor, bakımına son derece dikkat ediyordu. Hatta, onu yedirip doyurmadan çocuklarına bakmıyor ve onlarla ilgilenmiyordu. Böylece Dürr-i Yetime, annesiz kalmış olmanın ıztırap ve hasretini hissettirmemeye çalışıyordu.
    Sevgili Peygamberimiz de, Fatıma Hâtuna sevgi ve saygısında hiçbir zaman kusur etmiyordu. Ömrünün sonuna kadar da kendisine yapılan iyiliği unutmadı. Öyle ki, Fatıma Hâtun, vefât ettiğinde, "Bugün annem vefat etti" diyerek ona karşı olan sevgisini ifade etmişti. Sonra da gömleğini çıkararak ona kefen yapmış ve beraberinde kabre inerek bir müddet mezarında uzanmıştı.
    Resul-i Ekremin bu hareketi, Ashabının gözünden kaçmadı. Sebebini sorduklarında, şu cevabı verdi:
    "Ebû Tâlib'den sonra, bu kadıncağız kadar bana iyilik eden hiçbir kadın yoktur. Âhirette, Cennet elbiselerinden bir elbise giymesi için ona gömleğimi kefen yaptım. Kabre ısınması ve alışması için de oraya kendisiyle birlikte uzandım."72
    Kim tarafından olursa olsun, kendisine yapılan iyilikleri asla unutmayan ve o iyiliklerin altında kalmayıp, birkaç misliyle mukabele eden büyük Peygamber (a.s.m.)...
    Resûl-i Ekremin bu yüksek hasletinin, bu müstesna sıfatının, insanların hidâyete ermesinde büyük tesiri olduğu hayat safhaları içinde görülecektir.
    Peygamber Efendimizin Koyun Gütmesi
    Resul-i Ekrem Efendimiz ömr-i saâdetlerinin onuncu yılı içinde bulunuyorlardı.
    Bu sırada, himâyesinde bulunduğu amcası Ebû Tâlib'in koyun ve keçilerini gütmek istediğini söyledi. Onu canı gibi seven amcası önce buna razı olmadı. Ancak Efendimizin şiddetli arzu ve ısrarı karşısında kabul etti. Fakat bu sefer zevcesi Fâtıma Hâtun bu isteğe şiddetle karşı koydu. Göz bebeklerinden daha çok kıymet verdikleri Kâinatın Efendisini yakıcı güneş altında bırakmaya gönülleri nasıl rıza gösterebilirdi?
    Fakat, Fahr-i Âlem Efendimiz bu arzusunda kararlı idi. Bunun için Fâtıma Hâtunu da ikna ve razı etti.
    Efendimiz, sabahları koyun ve keçileri alarak vadilerde ve tepelerde dalaştırıp otlatmaya başladı.
    Böylece, hem geçim sıkıntısı içinde bulunan amcasına, hiç olamassa çoban tutma masrafından kurtarmak suretiyle yardımda bulunmuş, hem de yanlız başına yerleri ve gökleri derin derin tefekkür etme imkanı elde etmiş oluyordu. Kırda Cenab-ı Hakkın, her an tazelendirdiği yer ve gök sayfalarındaki ulvî manzaraları seyrediyor, ruhu onlardan eşşiz bir zevk ve derin bir feyz alıyordu. Üzerine aldığı bu vazife onu aynı zamanda tefessüh etmiş, bozulmuş cemiyetin yalan, hile, dolandırıcılık ve rîya ile bulaşmış hayatlarından uzak kalma imkânına da kavuşturuyordu.
    Mübarek ömürlerinin bir senesini koyun gütmekle geçiren Efendimiz, nübüvvet vazifesi verildikten sonra Sahabîleriyle bir gün kıra çıkmışlardı. Merruzahran mevkiinde beraberce misvak ağacının yemişini topluyorlardı. Gönülleri kucaklayan tebessümleri arasında Sahabîlerine şöyle buyurdu:
    "Siz bu yabanî yemişlerin karalarını tercih ediniz. Çünkü, onun siyahı en lezzetlisidir."
    Sahabîler merak ve hayret içinde,
    "Yâ Resulallah," dediler. "Bu yemişin iyisini kötüsünü çobanlar bilir. Siz de koyun güttünüz mü?"
    Nebiyy-i Ekrem Efendimiz yine ruhları okşayan tebessümleri arasında,
    "Hiçbir peygamber yoktur ki, koyun gütmemiş olsun"73 cevabını verdiler.
    Ömür defterine tatlı bir hatıra olarak kaydedilen bu koyun gütme hâdisesini yine Resul-i Zişan Efendimiz bir gün şöyle yâd edecektir:
    "Musâ (a.s.) peygamber olarak gönderildi, koyun güderdi. Davûd (a.s.) peygamber olarak gönderildi, koyun güderdi. Ben de peygamber olarak gönderildim. Ben de kendi âilemin koyunlarını Ciyad'da [Mekke'nin alt tarafında bir yer] güderdim."74
    Görülüyor ki, Kur'ân'da "En yüksek ahlâkın sahibi" olarak tavsif edilen Resûlullah Efendimizin henüz on yaşlarındaki gayret ve himmeti dahi boş oturmayı hoş görmemiş ve başkasına yük olmayı uygun bulmamıştır.
    Şerh ve izahı ciltleri kaplayacak olan şu mübârek sözlerinde de bu bir senelik koyun gütme tecrübesinin eserini bulmak mümkündür:
    "Hepiniz çobansınız. İdâreniz altında bulunanlardan mes'ulsünüz. Devlet reisi, idaresi altındakilerden mes'uldür. Kişi, çoluk çocuğunu gözetip korumakla mükellef ve bundan mes'uldür. Kadın kocasının evinden mes'uldür. Hizmetçi, efendisinin malının muhafızıdır ve bundan mes'uldür. Kişi babasının malının muhafızıdır ve bundan mes'uldür. Hepiniz idareniz altında olanlardan mes'ulsünüz."75
    Eğlencelere Katılmaktan Alıkonması
    Cenab-ı Hakkın hususî terbiyesi ve muhafazası altında ömür geçiren Kâinatın Efendisi Peygamberimiz, amcasının koyunlarını güttüğü sıralarda başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlatmıştır:
    "Ben, Cahiliye Devri insanlarının işledikleri bir şeyi iki defa yapmaya teşebbüs ettimse de, Allah, beni o işten alıkoydu. Bundan sonra Allah, beni peygamberlik vazifesiyle şereflendirinceye kadar hiçbir kötülüğe teşebbüs etmedim.
    Teşebbüs ettiğim şeye gelince:
    Bir gece Kureyş'ten bir gençle Mekke'nin yukarı taraflarında kendi koyunlarımızı otlatıyorduk. Ben arkadaşıma,
    'Koyunlarıma bakarsan, ben de diğer arkadaşlarım gibi Mekke'ye giderek gece eğlencelerine, gece masalları toplantılarına katılmak istiyorum' teklifinde bulundum."
    Arkadaşım,
    'Olur, bakarım' dedi."
    Bu maksatla Mekke'ye geldim. Şehrin ilk evinin yanına yaklaştığımda defler, düdük ve ıslıkların çalındığını duydum.
    'Nedir bu?' diye sordum.
    'Filanın oğlu, filanın kızıyla evlenmiş, onların düğünleri yapılıyor' dediler. Hemen oturup onları seyre başladım. Derken Allah, kulaklarımı tıkadı, uyuya kaldım ve ancak sabah güneşinin ışıklarıyla uyanabildim. Dönüp arkadaşımın yanına geldiğimde benden ne yaptığımı sordu.
    'Hiçbir şey yapmadım' dedim ve sonra da başımdan geçeni olduğu gibi anlattım.
    Bir başka gece, yine arkadaşıma aynı şekilde ricâ ettim. Ricâmı kabul etti. Yola çıkıp Mekke'ye geldiğimde, geçen sefer işittiklerimin aynısını yine işittim. Hemen orada çöküp yine seyre daldım. Derken Allah, yine kulaklarımı tıkadı. Vallahi, beni uykudan ancak güneşin sıcaklığı uyandırabildi. Uyanır uyanmaz arkadaşımın yanına vardım ve başımdan geçeni olduğu gibi anlattım. Bundan sonra Allah beni peygamberlik vazifesiyle şereflendirinceye kadar böyle şeylere teşebbüs etmedim."
    68. Tabakât, 1/120
    69. A.g.e., 1/119
    70. Kadı İyaz, Şifâ, 1/729-730
    71. A.g.e., 1/730
    72. Süheylî, Ravdü'l-Ünf, 1/112; İbni Abdi'l-Berr, İstiâb, 1/369-370.
    73. İbni Sa'd, Tabakât 1/125-126; Buharî, 2/247-248; Müslim, 6/125; İbni Mâce, Sünen, 2/727.
    74. Tabakât, 1/126
    75. Müslim, 6/8

  15. #15
    Konuyu Başlatan safari43 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    5.311
    Konular
    1076
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    545

    Peygamber Efendimizin Oniki Yaşından Otuzsekiz Yaşına Kadar Olan Hayatı

    PEYGAMBERİMİZİN, AMCASIYLA ŞAM'A GİDİŞİ

    Kâinatın Efendisi Peygamberimiz (a.s.m.) on iki yaşına girmişti.
    Akranları arasında artık farklı beden ve sîmâya sahipti. Sîmâsı etrafa pırıl pırıl nurlar saçıyordu. Gönlü huzur doluydu.
    Onu yanında barındıran Ebû Tâlib ise o sırada büyük bir geçim sıkıntısı içinde idi. Bunun için de ticaretle uğraşmaya kendisini mecbur hissetmekteydi. Bu maksatla da Kureyş'in o sene tertiplediği ticaret kervanına katılarak Şam'a gitmeyi kararlaştırdı.
    Yol hazırlıkları yapılıyordu. Yapılan hazırlıklar Peygamber Efendimizin (a.s.m.) gözleri önünde cereyan ediyordu. Haliyle çok sevdiği amcası kendisinden bir müddet ayrılacaktı. Ama o buna nasıl tahammül edebilirdi? Yıllar önce de hem muhterem babasını, hem de aziz annesini böyle iki seyahat sonunda kaybetmişti. Şimdi ise, hâmisi Ebû Tâlip böyle bir seyahata çıkacak ve günlerce kendisinden uzak bulunacaktı. Nazik ve latif ruhu bu ayrılığa nasıl dayanacaktı?
    Ebu Talib gibi, ev halkı da Kainat Efendisinin başına yolda bir şeylerin gelmesinden korktukları için bu seyahata katılmasını istemiyorlardı... Ancak O, amcasıyla birlikte gitmeyi candan arzuluyordu. Günlerce üzgün durduktan sonra amcasına açılmak zorunda kaldı. Hasret ve hüzün dolu mübarek sesiyle ona şöyle hitap etmekten kendini alamadı:
    "Amcacığım! Beni nereye ve kime bırakıp gidiyorsun? Burada ne annem var, ne de babam."
    Bu sözlerini gözyaşlarıyla bir çiçek gibi süsleyen Kâinatın Efendisinin derin hüzün ve üzüntüsüne değil kendisini canı gibi seven Ebû Tâlip, en katı yürekliler bile dayanamazdı. Şefkat duygusunu coşturan bu ifâdeler karşısında Ebû Tâlip derhal kararını değiştirdi. Kâinatın Efendisi de amcasıyla birlikte gidecekti.
    Efendimizin gönlü bu karardan sonra sevinçle doldu. Hazırlıklar tamamlandı ve amcasıyla birlikte ticâret kervanına katıldı.
    Kervan, çölleri aşa aşa Busra'ya vardı ve burada mola verdi. Busra, Şam ile Kudüs arasında (Şam'ın 90 km. güneyinde, Eski Şam da denilen) suyu bol ve bahçelerle kaplı bir kasabaydı.
    Rahip Bahîra'nın Müşahede ve Tesbiti
    Busra panayırına yakın küçük bir manastırda o sıra bir râhip yaşıyordu: Bahîra.76 Bu râhip, Hıristiyanların o zaman hatırı sayılır bir âlimi idi. Çünkü, manastırda bir kitap vardı ki, orada ibâdete kapanan her râhip, o kitaptan oku***** Hıristiyanların en bilgili kimsesi olurdu. O güne kadar gelmiş geçmiş bütün râhipler de o kitaptan istifade etmişlerdi.77
    Kureyş'in ticaret kafilesi, her sene olduğu gibi bu sene de râhibin bu manastırına yakın bir yerde konakladı. Gariptir ki, daha önceki senelerde oraya gelen Kureyş kervanının hiçbiriyle ilgilenmeyen, konuşmayan Bahîra, bu sefer kafileye beklenmedik bir sürpriz ile yakın alâka gösterdi, hatta kendileri için bir ziyafet tertipledi.
    Bu ilgi, bu ziyafet nedendi?
    Kafiledekileri düşündüren soru bu idi.
    Bilgin Râhip, kafilede o âna kadar rastlamadığı bazı garipliklere şâhid olmuştu. Manastırda, Kureyş kafilesini seyrederken, bir bulutun Efendiler Efendisini gölgelediğini görmüştü. Kafile gelip bir ağacın altına konunca, aynı bulutun ağacı da gölgelediğini; ağacın dallarının ise, nur çocuğun üstüne âdeta eğilip gölge ettiğini müşâhede etmişti.
    Bu garipliği gören râhib Bahîra onları yemeğe çağırmak istedi. Mekkelilere şu haberi gönderdi:
    "Ey Kureyşliler! Size yemek hazırladım, Bu ziyafetime, büyüğünüz, küçüğünüz, hürünüz, köleniz dahil hepinizin gelmesini istiyorum."
    Bahîra'nın bu garip tavrı yemeğe gelen Kureyşli tüccarların dikkatinden kaçmadı. Sebebini merak ettiler ve sordular:
    "Ey Bahîra! Vallahi, bugün sende bambaşka bir hal var. Biz sana her gelişimizde uğrarız. Şimdiye kadar bize böyle birşey yaptığın vâki değil. Sendeki bu hal nedir?"
    Bahîra, sırrını açıklamadı ve şu cevapla yetindi:
    "Evet, gerçekten doğru söylediniz, ama ne de olsa sizler misafirimsiniz. Bunun için sizi misafir etmek, yemek yedirmek istedim. Buyurun yiyiniz!"
    Dâvete icabet edildi ve sofraya oturuldu. Ancak, kafileden sofrada bir tek kişi eksikti: Bahîra'nın aradığı Kâinatın Efendisi. Nur Çocuk yaş itibariyle en küçükleri olduğundan kafilenin eşyalarını beklemekle vazifeli olarak ağacın altında oturuyordu.
    Bahîra, bütün dikkati ile sofradakileri süzmekle meşguldü. Ancak, aradığı nurlu sîmâ yoktu aralarında. Sordu:
    "İçinizde yemeğe gelmeyen, geride kalan kimse var mı?"
    Cevap verdiler:
    "Hayır, ey Bahîra, senin dâvetine icabet edip gelmeyen kimse yok. Sadece bir çocuk var. Eşyalarımızı beklemek üzere bırakılmış bir çocuk."
    Mukaddes kitapları dikkatle incelemiş olan ve onlardan son peygamberin özellik ve alâmetlerini öğrenmiş bulunan Bahîra, onun da gelmesini ısrarla istedi.
    Kureyşli tüccarlar Bahîra'nın bu ısrarlı isteğini reddetmediler ve Kâinatın Efendisi Nur Çocuğu da alıp getirdiler. Efendiler Efendisi sofrada yemek yemekle meşgul iken, Bahîra'nın gözleri bütün dikkat ve hayretleriyle onun üzerinde dolaşıyordu. Her halini, her hareketini dikkatli bakışlarla süzmekteydi.
    Bahîra, aradığını bulmuştu. Maksadına erişmişti. Zira, bütün dikkatiyle süzmekte olduğu Nur Çocuğun her hali ve her hareketi yanındaki kitapta yazılı sıfatlara tıpa tıp uyuyordu.
    Yemek yendi ve sofradakiler dağılırken Bahîra, Kâinatın Efendisi Peygamberimizin kulağına eğildi ve
    "Bak delikanlı, Lât ve Uzza hakkı için sana soracağım şeylere cevap ver."
    Nur gözlerde bir rahatsızlık, bir nefret belirtisi.
    "Lât ve Uzza adına benden bir şey isteme. Vallahi onlardan nefret ettiğim kadar, hiçbir şeyden nefret etmem."
    Bahîra, önceki teklifinden vazgeçti.
    "O halde Allah hakkı için, sana soracaklarıma cevap ver."
    Peygamber Efendimiz,
    "İstediğini sor" buyurdu.
    Sorduğu her soruya aldığı cevap Bahîra'yı hayretler içinde bırakıyordu. Çünkü onun son peygamber hakkında bildiklerine aynen uyuyordu. Son olarak Kâinatın Efendisinin sırtına baktı ve Peygamberlik Mührünü gördü.
    Artık Bahîra'da, şeksiz şüphesiz kesin kanaat hasıl olmuştu: Bu genç, beklenen Son Peygamberdi.
    Rahib Bahîra ile Ebû Tâlip Başbaşa
    Rahib Bahîra, bu teşhisinden sonra, Efendimizin amcası Ebû Tâlib'in yanına vardı. Aralarında şu konuşma geçti:
    "Bu çocuk senin neyin olur?"
    "Oğlumdur."
    "Hayır, o senin oğlun değil. Bu çocuğun babasının hayatta olmaması lâzım."
    "Evet, doğru söyledin, o benim öz oğlum değil, yeğenimdir."
    "Peki, babasına ne oldu?"
    "Annesi bu çocuğa hamile iken vefat etti."
    "Evet, doğru konuştun."
    Bahira'ca, artık her şey apaçık ve kesindi.
    Sonunda, Peygamberimizin amcasına şu tavsiyede bulunarak hakperestliğini gösterdi:
    "Yeğenini hemen memleketine geri götür. Onu hasetçi Yahudilerden koru. Vallahi, Yahudiler çocuğu görüp de, benim fark ettiklerimi onlar da fark ederlerse ona kötülükte bulunurlar. Çünkü, senin bu yeğenin ileride büyük şân ve nâm kazanacaktır. Durma, onu hemen geri götür."78
    Bu tavsiye üzerine Ebû Tâlip, mallarını orada satarak aziz yeğeni ile Mekke'ye geri döndü.79
    Rahib Bahîra gibi, bir çok Hıristiyan ve Yahudî âlimi, Resûl-i Ekrem Efendimizin sıfatlarını kitaplarında görmüşler ve "Evet, kitaplarımızda Muhammed-i Arabî'nin (a.s.m.) sıfatları yazılıdır" diyerek, doğru bir itirafta bulunmuşlardır. Bu itirafa rağmen, yine de birçoğu İslâmın şerefiyle şereflenmekten mahrum kalmışlardır.
    Bu eşsiz bahtiyarlığa erenler arasında ise şunları sayabiliriz: Abdullah bin Selâm, Vehb bin Münebbih, Ebû Yâsir, Şamûl, Esid ve Sa'lebe bin Sâye, İbni Bünyamin, Muhayrık, Kâbü'l-Ahbâr, Dağatır, İbni Nafûr ve Carûd.80
    Kur'an-ı Kerim, ehl-i kitabın bu hakperest âlimlerinden şu âyetiyle bahseder:
    "Îmân edenlere düşmanlıkta insanların en şiddetlisi olarak sen, elbette Yahudîleri ve Allah'a ortak koşanları bulacaksın. Îmân edenlere muhabbette en yakın kimseler olarak da, elbette 'Biz Hıristiyanlarız' diyenleri bulacaksın. Çünkü onların içinde ilim sahibi keşişler ve kendilerini ibadete vermiş râhipler vardır; onlar büyüklük de taslamazlar."Peygambere indirileni dinledikleri zaman, âşina oldukları hakikatlerden duygulanarak gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Onlar, 'Ey Rabbimiz, îmân ettik' derler. Sen de bizi, hakka şâhitlik eden mü'minlerle beraber yaz' derler."81
    76. Bahîra'nın asıl adı Circis veya Sercis'dir. Avrupalı tarihçiler, "Serciyus" derler. Kendisi bir Yahudî âlimi iken, sonraları Hıristiyanlığı kabul etmiştir. (Sîre, 1/191, dipnot: 1.)
    77. Sîre, 1/191
    78. A.g.e., 1/191-194; Tabakât, 1/153-155; Ensab, 1/96-98; Taberî, 1/194-195
    79. Sîre, 1/194; Tabakât, 1/155; Ensab 1/97
    80. Hüseyin el-Cisrî, Risâle-i Hamidiye, Terc., s. 55-56; Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 168-169
    81. Mâide Sûresi, 82-83

  16. #16
    Konuyu Başlatan safari43 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    5.311
    Konular
    1076
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    545

    Peygamber Efendimizin Oniki Yaşından Otuzsekiz Yaşına Kadar Olan Hayatı

    PEYGAMBERİMİZİN CAHİLİYE DEVRİ KÖTÜLÜKLERİNDEN UZAK KALIŞI

    Ebû Tâlib, bütün bu olup bitenlerden sonra nur yüzlü yeğeni Peygamber Efendimizin (a.s.m.) âdeta ayrılmaz bir parçası haline gelmişti. Kendisinde gittikçe kuvvet peyda eden kanaat şuydu: "Bu yeğenim ilerde büyük ve mühim bir şahsiyet olacaktır."
    Bu sebeple Peygamberimiz üzerinde himâyesini son derece dikkatli ve şuurlu bir şekilde sürdürüyor, âdeta bir dediğini iki etmiyordu.
    Artık Peygamberimiz de ruhu ve dış görünüşü ile eşsiz bir genç olmuştu. Kalb ve ruhundaki eşsiz fazilet ve güzellikler sûretini de fevkalâde güzel şekillendirmişti.
    Uzuna yakın orta boylu, siyah dalgalı saçlıydı. Açık ve yüksek alınlı, kalın siyah kaşlıydı. Kaşları birbirine çok yakın, fakat bitişik değildi. Göz bebekleri, çok tatlı bir siyahtı. Uzun ve siyah kirpikleri, bakışlarına ap ayrı bir tatlılık verirdi.
    Kader-i İlâhi, onu ezelden insanlığın Peygamberi olarak takdir ve tâyin etmişti. Bu sebeple o, âlemlerin Rabbi'nin terbiyesi altında hayat seyrine devam ediyordu. Bunun içindir ki, bütün Arabistan'la birlikte Mekke'de de hüküm süren fısk, fücûr, sefalet ve dalâletten, kötülük ve ahlâksızlıklardan en ufak bir eser, en küçük bir iz hayatında görülmezdi.
    Putlardan şiddetle nefret ederdi. Ömründe bir defa bile onlara hürmette bulunmadı. Kureyş müşriklerinin bir âdeti vardı. Her senenin belli bir gününde Buvâne adlı putun etrafında toplanırlar, geceye kadar orada bulunurlar, yanında traş olurlar, kurban keserek büyük merasim tertiplerlerdi.
    Yine böyle bir merasim için bütün Kureyş hazırlanmıştı. Ebû Tâlip de onlar gibi âile efradını topla***** merasime iştirak etmek istedi. Ancak o buna yanaşmadı ve mâzur görülmesini istedi. Efendimizin bu davranışını Ebû Tâlip ve halaları taaccüple karşıladılar. Hatta kızar gibi oldular. Bir iki sefer daha tekliflerini tekrarladıkları halde Resul-i Ekrem Efendimiz yine red cevabı verdi. Bunun üzerine,
    "İlâhlarımızdan yüz çevirmek demek olan bu hareketinden dolayı bir felâkete uğrayacağından korkuyoruz" dediler.
    Bunu demekle de yetinmediler, üzerine öylesine vardılar ki, Sevgili Peygamberimiz daha fazla ısrar edemedi ve istemeye istemeye, sadece amcası Ebû Tâlip ve halalarının hatırını kırmamak için kendilerini takibe razı oldu. Fakat, putun yanına varır varmaz, nur yüzlü Efendimizin bir ara ortadan kaybolduğunu fark ettiler. Bir müddet sonra yanlarına gelince onu müthiş bir hal içinde gördüler. Benzi sararmıştı ve her halinden korktuğu belli oluyordu.
    Amcası ve halaları,
    "Ne oldu sana?" diye sordular.
    Sevgili Efendimiz şu cevabı verdi:
    "Bana bir fenalık gelmesinden korktum."
    "Allah sana kötülük eriştirmez. Sende çok iyi haslet ve meziyetler var. Söyle bakalım, sen ne gördün?" dediler.
    Bu sefer Peygamberimiz şunları anlattı:
    "Ben, bu putun yanına yaklaştığım zaman, uzun boylu ve beyazlar giyinmiş biri orada peydâ oldu. Bana, 'Ya Muhammed! Geri çekil, sakın o puta el sürme!' diye haykırdı."82
    Bu vakâdan sonra Resûlullah Efendimiz herhangi bir sebep ve sâikle putların yanına uğramadı ve onların bu bayram ve merasimlerine hiç bir zaman katılmadı.
    Evet, peygamberlik vazifesiyle memur edilir edilmez, eline Tevhid bayrağını alıp dalgalandıracak bir zât, elbette çocukluğunda ve gençliğinde de Tevhid inancının zıddı olan şirkten ve putperestlikten uzak, ter temiz bir hayata sahip bulunacaktır.
    Cenâb-ı Hak, sevgili Resulünü henüz ne teklif, ne memuriyet, hiçbir şeyle alakâlı bulunmadığı zamanlarda bile her türlü çirkinlikten koruyor ve onu hususî bir murakabe altında terbiye ediyordu. Resul-i Kibriyâ Efendimiz de, "Rabbim bana edebi güzel bir sûrette ihsan etmiş, edeblendirmiş" 83 sözleriyle bu gerçeğe işaret buyurmuşlardır.
    İnsaflı müsteşrikler de her şeye rağmen bu hususu inkâr edememişlerdir. Sir W. Miur Muhammed'in Hayatı isimli eserinde şu itirafta bulunmaktan kendini alamaz: "Hz. Muhammed hakkındaki bütün neşriyatımız bir nokta üzerinde ittifak eder. O da onun ahlâkının temizliği ve yüksekliğidir."
    82. Tabakât, 1/158; Halebî, İnsanü'l-Uyûn, 1/164.
    83. Abdurrauf Münâvî, Feyzü'l-Kadîr, 1/224.

  17. #17
    Konuyu Başlatan safari43 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    5.311
    Konular
    1076
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    545

    Peygamber Efendimizin Oniki Yaşından Otuzsekiz Yaşına Kadar Olan Hayatı

    PEYGAMBERİMİZ HİLFU'L FÜDUL CEMİYETİNDE

    Dördüncü Ficar Muharebesi ve Efendimiz
    Peygamber Efendimiz, yirmi yaşında iken Dördüncü Ficar Muharebesi patlak verdi.
    İslâmdan evvel, Cahiliye devrinde, Araplar arasında cinayetlerin, kanlı çarpışma ve şiddet olaylarının, kan davalarının ve her türlü hırsızlık ve yolsuzlukların ardı arkası kesilmiyordu. Kalbleri şefkat ve merhametten mahrum, cemiyet hayatları hak ve hukuktan uzak insanlardan birbirini kırıp geçmekten başka zaten ne beklenebilirdi?
    Muharrem, Receb, Zilkâde ve Zilhicce ayları öteden beri Araplarca mukaddes aylar sayılıyordu. Bu aylarda her türlü kötülüğün işlenmesi, her türlü haksızlığın yapılması, kan dökülmesi kesinlikle yasaktı. Bunun için de "haram aylar" adıyla anılıyorlardı.
    İşte Ficar Muharebeleri, bu aylardan birinde vuku bulduğu ve iki taraf arasında büyük haksızlıklar, zulümler irtikâp edildiği, kan döküldüğü için bu ismi almıştı.
    Araplar arasında Ficar Muharebeleri dört kere meydana gelmişti. Birinci Ficar Muharebesi sırasında, Kâinatın Efendisi henüz on yaşlarında bulunuyordu.
    Dokuz sene gibi uzun bir zaman süren bu dört muharebe, aslında basit ve ehemmiyetsiz hâdiseler yüzünden meydana gelmişti.
    Birinci Ficar Muharebesi, Gıfarîlerden bir adamın Ukaz Panayırında uzanmış olarak, "Arab'ın en şereflisi benim" sözü üzerine Havazin Kabilesinden birinin bunu kendisine hakaret kabul edip kılıcını çekerek, övünen adamın ayağını yaralaması sebebiyle Kinane ve Havazinler arasında vuku bulmuştu.
    İkincisi, yine Ukaz Panayırında bir kadına sataşmak yüzünden Kureyş ile Havazin kabileleri arasında patlak vermişti.
    Üçüncüsü, Kinâneoğulları Kabilesinden bir adamın, Âmiroğulları Kabilesinden birine olan borcunu ödemeyip, müddeti uzatması sebebiyle Kinâne ve Havazin kabileleri arasında meydana gelmişti.
    Peygamberimizin yirmi yaşlarında iken katıldığı Dördüncü Ficar Muharebesi ise, Kureyş ile Kinâneoğulları ile Kays-ı Aylan kabileleri arasında Kinâneli Barraz bin Kays adındaki adamın Kays-ı Aylan (Havazin) Kabilesinden Urve namındaki adamı öldürmesi neticesi çıkmıştı.
    Kureyşliler, Kinâneoğullarının müttefiki bulunduklarından, dolayısıyla bu muharebeye katılmak zorunda kalmışlardı.
    Ukaz Panayırında yapılan Dördüncü Ficar Muharebesine Ebû Tâlip, haram ayda olduğu ve çok zulüm işleneceğini tahmin ettiği için katılmak istememişti. Ancak Kureyş Kabilesinin diğer kollarının diretmesi üzerine iştirâk etmek mecburiyetinde kaldı.
    Muharebe sırasında, Ebû Tâlib'in aziz yeğeni Efendimizi bir iki defa yanına alarak götürdüğü rivâyet edilmiştir. Ancak o, sadece atılan düşman oklarını toplayıp, amcasına vermekle yetinmiştir.
    Çarpışmanın bir türlü son bulmadığını gören taraflar, nihâyet birbirlerine anlaşma teklif ettiler. Buna göre, ölüler sayılacak, hangi tarafın ölüsü fazla ise, diğer taraf onların diyetlerini ödeyecek, böylece de harp son bulmuş olacaktı.
    Sayım neticesinde Kays-ı Aylanların ölüleri yirmi kadar fazla çıktı. Kinâneoğulları ve Kureyşliler tarafından bu yirmi kişinin diyeti ödenerek, Fil Tarihinden yirmi yıl sonra vuku bulan bu kanlı çarpışma da böylece nihâyet buldu.
    Peygamberimiz Hilfu'l Füdul Cemiyetinde
    Peygamber Efendimiz yirmi yaşına basmıştı.
    Son Ficar Harbinde çok kimse hayatını kaybetmiş, oluk oluk kan akmıştı. Bununla Arap kabileleri arasındaki düşmanlık duygusu daha da bilenmişti. Her an basit sebepler yüzünden büyük hâdiseler çıkabilir, adam öldürülebilir, kabileler birbirine saldırabilir duruma gelinmişti.
    Mekke'de dışardan gelen yabancılar için can, mal ve namus emniyeti diye bir şey kalmamıştı. İsteyen istediği yabancının malını alıyor, karşılığında tek kuruş ödemiyordu.
    Âciz ve güçsüzler her türlü zulme maruz kalıyor ve bunlara karşı koyma cesaretini gösteremiyorlardı.
    Bu vahşet saçan manzaraya bir çare bulunması gerekiyordu. İnsanlık haysiyetine yakışmayan bu hareketlerin önüne geçilmeliydi. Fakat, ne yapılabilirdi?
    Namus ehlinin, haksızlık karşısında vicdanı ıztırap duyanların, cemiyetin emniyet ve asayişini düşünüp duranların halletmek istedikleri meselelerdi bunlar.
    Zebidlinin Gasb Edilen Malı
    Bardağı taşıran son damla, Yemen'in Zebid Kabilesinden birinin bir deve yükü malının şehrin ileri gelenlerinden Âs bin Vâil tarafından gasbedilmesi hâdisesi oldu.
    Zebidlinin yardım istemek maksadıyla çaldığı her kapı, yüzüne kapatılıyordu. Sonunda Ebû Kubeys Dağına çıkarak uğradığı zulüm ve hakareti Kureyşlilere yüksek sesle bildirmeyi denedi ve bu yüksek tepeden şehir halkını yardıma çağırdı.84
    Bu dâvet, cemiyetin perişan halini düşünen kafaları uyandırdı. Derhal bir araya toplanarak bu yolsuzluklara, bu gayr-ı meşrû davranışlara çare aramaya koyuldular. Bu konuda başı çeken ve Mekke'nin hatırı sayılır büyüklerini bir araya getirmeye teşebbüs eden ilk şahıs, Peygamberimizin amcası Zübeyr oldu.85
    Hâşim, Muttalib, Zühre, Esed, Hâris, Teymoğullarının ileri gelenlerinden birçoğunun iştirâkı ile, Mekke'nin zengin, itibarlı ve en yaşlısı sayılan Abdullah bin Cud'a'nın evinde toplanıldı ve "Hil-fu'1-Füdul" cemiyeti kuruldu. Uzun uzadıya konuşup tartıştıktan sonra şu maddeleri karar altına aldılar:
    1) Mekke'de, ister yerlisinden, ister dışarıdan olsun-zulme uğramış kimse bırakılmayacaktır.
    2) Bundan böyle Mekke'de zulme asla meydan verilmeyecek, zâlime asla müsâmaha ve fırsat tanınmayacaktır.
    3) Mazlumlar zâlimlerden haklarını alıncaya kadar mazlumlarla beraber hareket edilecektir.86
    Cemiyet üyeleri, bu âhidleri üzerinde sebât edeceklerine dâir de şöylece yeminde bulundular:
    "Denizlerin bir kıl parçasını ıslatacak suları kalmayıncaya, Hira ve Sebir Dağı yerlerinden silinip gidinceye, Kâbe'de istilâm ibadeti [Kâbe'nin tavafı sırasında Hacerü'1-Esved'e el sürülmesi ve izdiham dolayısıyla bizzat el sürülemiyorsa uzaktan selamlama işaretinin yapılması.] ortadan kalkıncaya kadar bu ahdimizde sebat edeceğiz."87
    Kurulan bu cemiyete "Hilfu'1-Füdul" adı verildi.
    Sebebi şöyle izah ediliyor.
    "Hilf" yemin, "füdul" ise fazıllar demek.
    Mekke'de bulundukları bir sırada Cürhümî Kabilesinden Fazl isminde iki kişi ile, Katûrâ Kabilesinden Fudayl adında biri şehirde zulme ve tecavüze meydan vermemek hususunda yeminde bulunmuşlardı.
    Kureyş ileri gelenleri de bunlara benzer sebeplerden dolayı bir araya gelip karar aldıklarından, "Fazıllar Hâdisesi"ni hatırlama babında bu cemiyete "Hilfu'1-Füdul" denildi.88
    Fudûl kelimesi "fazlalık şey" anlamına da gelmektedir. Bu antlaşmayı yapanlar zulmedenlere fazladan zulmen alınan mallarını geri vermek üzere yemin ettikleri için bu isimle anılmıştır da denilir.
    Cemiyetin yaptığı ilk iş, Yemenli Zebîdî'nin ticaret maksadıyla getirdiği malın As bin Vâil'den geri alınması oldu.
    Sevgili Peygamberimiz de, henüz yirmi yaşında bir genç olmasına rağmen, yaşlılardan teşekkül eden bu cemiyete amcalarıyla birlikte katılmış ve zulme karşı birleşmede, re'yini müsbet olarak izhar etmiştir.
    Bu, Efendimizin genç yaşından beri olgun düşüncelere sahip olduğunun, zulme karşı nefret duyduğunun ve henüz o zamandan beri kavmi ve kabilesi arasında büyük bir itibara lâyık görüldüğünün ifadesidir.
    Şefkat ve merhamet timsali zât, elbette peygamberlikle vazifelendirilmeden evvel de mazlumun imdadına koşacak, bu hususta gösterilen gayretlere yardımcı olacaktır. Çünkü o, güzel ahlâkı tamamlamak maksadıyla gönderilmişti. Öyle ise, güzel ahlâka vasıta olan her gayrete kendisi de katılacaktı.
    Nitekim, kendilerine İlâhî risâlet vazifesi verildikten sonra da, mezkûr cemiyete katılmış olmaktan duyduğu memnuniyeti şu ifâdelerle beyân buyuracaktır:
    "Abdullah bin Cud'â'nın evinde yapılan yeminleşmede ben de bulundum. Bence o yemin, kırmızı tüylü develere sahip olmaktan daha sevimlidir. Ben ona İslâmiyet devrinde bile çağrılsam icâbet ederim."89
    84. Süheyli, Ravdü'l-Ünf, 1/91.
    85. Tabakât, 1/128; Ravdü'l-Ünf, 1/91
    86. Sîre, 1/141; Tabakât, 1/129; 93
    87. Tabakât, 1/129; Ravdü'l-Ünf, 1/93
    88. Sîre, 1/142; Tabakât, 1/129
    89. Sîre, 1/141-142; Tabakât, 1/129; Ravdü'l-Ünf, 1/94; İbn-i Kesir, Sîre, 1/261

  18. #18
    Konuyu Başlatan safari43 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    5.311
    Konular
    1076
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    545

    Peygamber Efendimizin Oniki Yaşından Otuzsekiz Yaşına Kadar Olan Hayatı

    PEYGAMBERİMİZİN ŞAM'A İKİNCİ GİDİŞİ

    Mekke halkının meşguliyetlerinin başında ticaret geliyordu. Ebû Tâlip de bir müddet ticaretle uğraştı. Ancak, kıtlık kuraklık yıllarının başgöstermesi, kabile savaşlarının birbirini takip etmesi ve âile efradının fazla oluşu gibi sebepler yüzünden ticaret yapabilecek mâlî kuvveti pek kalmamıştı. Bu yüzden Efendimizi de yanına alarak yaptığı Suriye seyahatinden sonra bir daha ticaret kervanlarına katılma imkânını elde edemedi. Mekke'nin içinde bazı işler yapmakla geçinip gidiyordu.
    Mekke'de Peygamber Efendimizin akrabalarından zengin bir dul kadın vardı: Hatice bint-i Hüveylid. O da servetiyle ticaret kervanlarına ortak oluyordu.
    Peygamber Efendimiz yirmi beş yaşında bulunduğu sırada, Kureyş yine Şâm'a göndermek üzere bir ticaret kervanının hazırlığı içindeydi. Bu kervana Hz. Hatice de, mallarıyla iştirak edecekti. Her seferinde olduğu gibi, bu defa da mallarının başında gönderecek emin ve sağlam adamlar arıyordu.
    Geçim sıkıntısı içinde kıvranıp duran Ebû Talip bunu duydu. Himâyesinde bulunan yeğeni Nebiyy-i Muhterem Efendimizi yanına çağırarak kendisine açılmak zorunda kaldı ve şöyle konuştu:
    "Ey kardeşim oğlu!
    Mal ve mülk sahibi olmadığımı biliyorsun. Şiddetli kıtlık ve kuraklık elimizi, avucumuzu kuruttu. Bizde ne ticaret bıraktı, ne de kalkacak, kımıldanacak güç ve derman. Bak, kavminin ticaret kervanı Şam'a gitmeye hazırlanıyor.
    Hüveylid'in kızı Hatice de bu kervana yükleyeceği mallarla katılacak ve mallarıyla birlikte kavminden bazı kimseler gönderecektir.
    Hatice, ticaretle uğraşan, serveti bol ve başkasının da bu servetten istifâde etmesini isteyen bir kadındır. Senin gibi emniyet edilen, temiz, vefalı bir insana onun bu konuda ihtiyacı vardır. Gidip bu hususu kendisine anlatsan, herhalde dürüstlüğün ve üstün meziyetlerinden dolayı seni başkalarına tercih edecektir."
    Bu konuşmasının ardından endişesini de üzüntü içinde şöyle belirtti:
    "Gerçi, seni Şâm'a göndermekten çekiniyorum. Yahudilerin sana bir zarar vermesinden de korkuyorum. Ama ne yapayım ki, geçimimizi temin konusunda bundan başka hatırıma gelen bir fikir de yok."90
    Peygamberimiz,
    "Amcacığım, sen nasıl istiyorsan öyle yap" buyurarak amcasını rahatlattı.
    Ebû Talib'le Resul-i Ekrem Efendimiz arasında geçen konuşma, Hz. Hatice'ye ulaştı. Nebiyy-i Mükerremin doğru sözlü, güvenilir, emniyetli, üstün ahlâklı olduğunu bilen Hz. Hatice, hemen haber göndererek çağırttı, kendisine şöyle dedi:
    "Sizi Şam'a gidecek ticaret mallarımın başında göndermek istiyorum. Sizin doğru sözlü, son derece güvenilir ve güzel ahlâklı olduğunuzu biliyorum. Size kavminizden hiç kimseye vermediğim yüksek bir ücret vereceğim."
    Peygamber Efendimiz, teklifi amcası Ebû Tâlib'e haber verdi. Buna son derece sevinen amcası,
    "Bu Allah'ın sana ihsan ettiği bir rızıktır" dedi.
    Ebû Tâlip, ücreti tayin etmeden yola çıkmasını münasip görmediğinden, Efendimize gidip bizzat Hz. Hatice ile bu hususu konuşmasını söyledi. Ancak Peygamber Efendimiz bunu istemediğini belli etti. Bunun üzerine Ebû Tâlip kendisi giderek
    "Ey Hatice," dedi. "Biz işittik ki, sen falanı iki erkek deve vermek üzere tutmuşsun? Biz, Muhammed için dört erkek deveden aşağısına razı olmayız."
    Efendimiz gibi son derece itimad edilir birini bulan Hz. Hatice sevinçliydi.
    "Ey Ebû Tâlib," dedi. "Sen çok kolay ve hoşa gidecek bir ücret istemiş bulunuyorsun. Bundan daha fazlasını isteseydin ben yine kabul ederdim." 91
    Ebû Tâlib, bu sözlerden fazlasıyla memnun oldu.
    Hz. Hatice, kölesi Meysere'yi de Resulullah Efendimizin emrine verdi ve ona şu tembihte bulundu:
    "Sana ne emrederse derhal itaat edeceksin. Hiçbir fikrine aykırı iş görmeyeceksin. Bir dediğini iki etmeyeceksin ve her halini bana bildireceksin."
    Kervanın yola çıkması için bütün hazırlıklar tamamlandı. Ebû Tâlib ile Efendimizin halaları da onu uğurlamaya geldiler, kervanda bulunanlara onunla ilgilenmelerini rica ettiler. Ve kervan yola çıktı.
    Ticaret kervanı üç aylık yorucu bir yolculuktan sonra, Şam topraklarına vardı. Kervana iştirak edenlerin herbiri Busra Panayırının münasip yerlerine tezgâhlarını kurdular. Kâinatın Efendisi ise, oradaki manastıra yakın bir zeytin ağacının altına indi.
    Rahip Nastura ve Efendimiz
    Efendimizin daha önceki Şam seyahatı sırasında manastırda bulunan Rahib Bahîra ölmüş, yerini Nastûra adındaki rahibe bırakmıştı. Efendimizin, zeytin ağacının altına inmesi, pencereden gelen kafileyi seyreden Râhibin dikkatinden kaçmadı. Önceden tanıştığı Meysere'yi yanına çağırdı ve ağacın altında konaklayanın kim olduğu sordu.
    Meysere, "O Kureyş ve Mekke halkından bir zâttır" dedi.
    Nastura bir anlık bir düşünceye daldı. Sonra da Meysere'yi hayretler içinde bırakan fikrini açıkladı:
    "O ağacın altına şimdiye kadar peygamberden başka kimse inmemiştir."
    Daha sonra Meysere'ye şu suâli yöneltti:
    "Onun gözünde biraz kırmızılık var mıdır?"
    Meysere'den "Evet" cevabını alınca, teşhisini kesinleştirdi:
    "O, peygamberdir. Hem de peygamberlerin sonuncusudur."92
    Meysere, heyecan ve hayretinden şaşkına döndü. İstikbalin Peygamberinin hizmetinde bulunma saadet ve sevinci vücudunun bütün zerrelerine bir anda yayıldı. Rahibin söyledikleri de hafızasına iyice nakşolmuştu.
    Satışlar tamamlanmış, alınacaklar alınmıştı. Bir de baktılar ki, Peygamberimiz herkesten ziyâde kârlı bir ticaret yapmış.93 Bu sefer Meysere'nin hayretine, kafiledekilerin de hayret ve şaşkınlığı katıldı.
    Kervan, Busra'dan ayrılarak Mekke'ye doğru yola çıktı.
    Melekler Gölge Ediyor
    Kervan sıcak kumlar üzerinde Mekke'ye doğru yol alıyordu. Kızgın güneş, ateşten oklarını yere saplamakta idi. Fakat o da ne? Meysere gözlerine inanamıyordu. Acaba yanlış mı görüyordu?
    Ama hayır, tamamıyla gerçekti. İki melek, kavurucu sıcaktan rahatsız olmaması için, bulut tarzında Kâinatın Efendisi üzerinde gölgelik yapıyordu.94
    Meysere, hayranlık ve heyecanından yerinde duramaz hale gelmişti. Güneşin sıcaklığı, bu garip hâdisenin mûnis sıcaklığı yanında artık ona pek tesir etmiyordu. Ne var ki, Nur Muhammed'e (a.s.m.) bu olup bitenleri ve duyduklarını anlatma cesaretini kendinde bir türlü bulamıyordu. Hayretini, heyecanını ve şaşkınlığını hep içinde saklıyor, dışa aksetmemesi için var gücünü sarf ediyordu.
    Artık kervan, Mekke'den görülmeye başlanmıştı.
    Hz. Hatice, evinin damında Kureyş kadınlarıyla birlikte gelen kafileyi gözlüyordu. Herkes gibi o da hayret içindeydi. Gelen Muhammed ve Meysere'ydi. Ya, Muhammed'in (a.s.m.) başı üzerinde gelenler ne? Yine iki melek Kâinatın Efendisi üzerinde gölgelik ediyorlardı. Hatice heyecan içinde yanındaki kadınlara da bu garipliği gösteriyordu:95
    "Bakın, bakın, Muhammed melekler tarafından gölgeleniyor."
    Kervan Mekke'ye ulaştı. Peygamberimiz, malları Hz. Hatice'ye teslim etti. Hatice de getirilen malları yüksek bir kârla sattı.96
    Meysere Müşahedelerini Anlatıyor
    Meysere bu yolculuk esnasında Kâinatın Efendisinden çok şey görmüş, çok şey öğrenmişti.
    Her şeyden önce temizliğe son derece riâyet ediyordu, ahlâkı mükemmeldi, doğru sözlüydü, arkadaşlığı samimi ve ciddî idi. Ticaretteki dürüstlüğüne diyecek yoktu. Bütün bunları, Rahib Nastura'nın söylediklerini ve yolda gördüğü garipliği, Meysere bir bir Hatice'ye anlattı.
    Hz. Hatice Meysere'den duyduklarını ve kendisinin gördüğünü vakit geçirmeden gidip amcasıoğlu Varaka bin Nevfel'e anlattı.
    Varaka bilgili bir Hıristiyandı. Putperestliğe taraftar değildi. Kendi halinde yaşlı ve aklı başında bir insandı. Hatice'den duydukları karşısında o da hayretini gizleyemeyerek şöyle dedi:
    "Eğer bu söylediklerin doğru ise, şüphesiz Muhammed, bu ümmetin peygamberidir. Ben, zaten bu ümmetten bir peygamberin çıkacağını biliyor ve onu bekliyordum. Bu zaman, onun tam zamanıdır.97
    Bu ifade ve itiraf karşısında Hz. Hatice'nin gönlü sevinçle doldu.
    90. Tabakât, 1/129:130
    91. A.g.e., 1/130
    92. Sîre, 1/130; Ravdü'l-Ünf, 1/122
    93. Sîre, 1/130
    94. Sîre, 1/200; Tabakât, 1/30; Taberî, 2/196
    95. Sîre, 1/200; Tabakât, 1/30-131
    96. Sîre, 1/200; Taberî, 2/197
    97. Sîre, 1/203; Ravdü'l-Ünf, 1/123; İbn-i Kesir, Sîre, 1/267

  19. #19
    Konuyu Başlatan safari43 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    5.311
    Konular
    1076
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    545

    Peygamber Efendimizin Oniki Yaşından Otuzsekiz Yaşına Kadar Olan Hayatı

    PEYGAMBERİMİZİN HZ. HATİCE İLE EVLENMESİ

    Hz. Hatice, Kâinatın Efendisini çocukluğundan beri tanıyordu. Ticaret mallarının başında Şam'a göndermesi ise, onu daha da yakından tanımasına vesile olmuştu.
    Dul olan Hz. Hatice, o sırada Kureyş kadınları arasında asâlet, şeref ve zenginlik bakımından üstün mevkie sahip bulunuyordu. Aynı zamanda Cenab-ı Hak, pek az kadına nasip olacak bir güzelliği de kendisine ihsan etmişti.
    O âna kadar kabilesinden bir çok kimse evlenmek için kapısını çalmış ise de, o bunların hiçbirini kabul etmemişti.98 Âdeta evlenmeyi düşünmüyor gibiydi.
    Ne var ki, kader şimdi karşısına bambaşka bir şahsiyet çıkarmıştı. Ruhundaki güzellikler yüzüne aksetmiş, gönlündeki sevgi sîmâsında tebessüme dönüşmüş, zihnindeki derin düşünce dışarıya ciddiyet ve samimiyet şeklinde tezahür etmiş müstesna bir insan.
    Daha önce bütün Kureyş büyüklerinin evlenme teklifini reddeden ve âdeta evlenmek fikrini zihninden atmış bulunan Hz. Hatice, bu eşsiz insanla daha yakından tanışınca, bu fikrinden vazgeçti. İlahî kader, bu iki insanın kalbini birbirine ısındırmayı takdir etmişti.
    Hz. Hatice'den Gelen Teklif
    Evlenme teklifi, bizzat Hz. Hatice'den geldi. İffeti ve namusunu koruması sebebiyle Cahiliye Devrinde bile tertemiz kadın mânâsına gelen "tâhire" lâkabıyla anılan Hz. Hatice'den.
    Teklifi getiren Hz. Hatice'nin yakın arkadaşı Münye kızı Nefise ile Peygamberimiz arasında şu konuşma geçti:
    "Ey Muhammed, seni evlenmekten alıkoyan şey nedir?"
    "Elimde evlenecek kadar param yok."
    "Eğer bu temîn edilse ve sen, mala, güzelliğe, şeref ve denkliğe dâvet edilsen icâbet eder misin?"
    "Kimdir bu?"
    "Hüveylid in kızı Hatice."
    "Ama, bu nasıl olabilir?"
    "Orasını ben bilirim."
    "O halde, ben de kabul ediyorum."99
    Nefise, sevinç içinde Kâinatın Efendisi ile konuştuklarını gelip Hz. Hatice'ye iletti. Hz. Hatice'nin sonsuz memnuniyeti, yüzündeki tebessümlerden okunuyordu. Nefise'yle birlikte sevinç ve memnuniyetlerini yaşadıktan sonra, Peygamberimize şu haberi gönderdi:
    "Ey amcam oğlu! Sen, benim akrabam olduğun 100, kavmim içinde şerefli, güvenilir kimse, güzel huylu, doğru sözlü bulunduğun için seninle evlenmeyi arzu ediyorum."101
    Teklifi alan Efendimiz, durumu amcası Ebû Tâlib'e bildirdi. Ebû Tâlib teklifi tahkik etti. Hz. Hatice'nin böyle bir evliliği istediğini bizzat kendisinden öğrendi.
    Düğün Merasimi
    Düğün merasiminin tarihi bizzat Hz. Hatice tarafından tesbit edildi. Merasim de onun evinde yapılacaktı.
    Tesbit edilen tarihte Peygamberimiz amcaları, halaları ve Haşimoğullarının ileri gelenlerinden bazıları ile birlikte Hz. Hatice'nin evine geldi.
    Güzel bir düğün merasimi için gereken her şey bizzat Hz. Hatice tarafından temin edilmişti. Koyunlar kesilmiş, yemekler hazırlanmıştı.
    Yemekler yendikten sonra, âdet olduğu üzere sıra iki taraf büyüklerinin konuşmasına geldi. Hz. Hatice'nin babası Ficar Harbinde ölmüştü. Bu sebeple onu temsilen merasime, amcası Amr bin Esed katılmıştı.
    Geleneğe göre ilk konuşmayı yapmak üzere Ebû Tâlib ayağa kalktı ve şöyle dedi:
    "Allah'a hamdolsun ki bizi, İbrahim'in zürriyetinden, İsmail'in sulbünden, Maad'ın madeninden, Mudar'ın aslından yarattı.
    Bundan sonra asıl maksada gelir ve derim ki: Kardeşimin oğlu Muhammed bin Abdullah ki, akrabanız olduğu malûmunuzdur. Onunla Kureyş'ten hiçbir genç tartılamaz, ölçülemez. Şeref ve asâletçe, akıl ve faziletçe onların hepsinden üstün gelir.
    Gerçi malı azdır, fakat mal dediğin nedir ki? Geçici bir gölge, bir perde, alınır verilir iğreti bir şey.
    Allah'a yemin ederim ki, bundan sonra onun mertebesi daha da büyüyecek, daha da yükselecektir.
    Şimdi o, sizden kızınız Hatice'yi istemekte, mehir olarak da yirmi erkek deve vermeyi taahhüd etmektedir."
    Ebû Tâlib konuşmasını bitirince de Hz. Hatice'nin amcasıoğlu Varaka bin Nevfel ayağa kalktı. O da şöyle konuştu:
    "Allah'a hamdolsun ki, bizi de anlattığın gibi yarattı. Saydıklarından daha fazlasıyla bize üstünlük verdi. Biz de sizinle hısımlık kurmak ve şereflenmek istiyoruz.
    Ey Kureyş topluluğu! Şâhid olunuz ki, ben Huveylid'in kızı Hatice'yi şu kadar mehirle Muhammed bin Abdullah'ın oğluyla evlendirdim."
    Varaka bin Nevfel, konuşmasını bitirdikten sonra Ebû Tâlip, Hz. Hatice'nin amcası Amr bin Esed'in de muvafakatını istedi. Amr da ayağa kalkarak,
    "Ey Kureyş topluluğu, şahid olunuz ki, ben de Muhammed bin Abdullah'a Hüveylid'in kızı Hatice'yi nikâhladım" dedi.
    Böylece Kâinatın Serveri Efendimizle Kureyş kadınlarının nesep, şeref ve zenginlik bakımından en üstünü bulunan Hüveylid'in kızı Hz. Hatice-i Kübrâ nikâhlanmış oldular. O sırada Resul-i Ekrem Efendimiz 25, Hz. Hatice ise 40 yaşlarında bulunuyorlardı. Evlilikleri Milâdi tarihle 595 yılına rastlıyordu. Yâni, Efendimizin nübüvvetinden 15 yıl önce.
    Bundan sonra Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Resul-i Ekrem Efendimiz, muhtereme hanımını alarak Ebû Tâlib'in evine geldi. Burada iki deve kestirerek halka ziyâfet verdi.
    Ebû Tâlip de, bu mes'ud hâdisenin hatırı için develer kestirdi ve halka yemekler yedirdi. Sonra da Peygamber Efendimizle (a.s.m.) ailesini evine davet etti.
    Onları karşılamaya çıktığında sevinç gözyaşları arasında, "Hamdolsun Allah'a ki, bizden bütün üzüntüleri yok etti" diyor, Allah'a hamdediyordu.
    Efendimizle ona ilk hanım olma şerefini kazanmış bulunan Hz. Hatice, Ebû Tâlib'in evinde ancak bir kaç gün kaldılar. Sonra tekrar Hz. Hatice'nin evine döndüler. Artık mes'ud hayatlarını burada geçireceklerdi.
    Kâinatın Efendisi Peygamberimiz, kendisine "Hatice-i Kübrâ" dediği bu tâhire kadın hayatta olduğu müddetçe bir başka kadınla evlenmedi.102 Her türlü teselliyi ve en parlak saâdeti bu huzurlu evde buldu.
    Peygamber Efendimize, babasından miras olarak pek bir şey kalmamıştı. Uzun zamandır himâyesinde bulunduğu Ebû Tâlip ise fakru zaruret içindeydi. Bu bakımdan, Hz. Hatice ile evleninceye kadar binbir meşakkat ve zahmet içinde hayat sürmüştü.
    Hz. Hatice ile evlendikten sonra, onun servetini ticarette kullandı ve bir derece genişliğe kavuştu. Fakat hanımı bol servet sahibi iken o, yine israfa, gösteriş ve lükse kaçmadı. Daha önceki mütevazi ve sade hayatına yakın bir yaşayışı devam ettirdi. Üstelik dünya malına da kalbinde yer vermiyordu. Onun o yüce ruhunu bambaşka ulvi ve kudsî duygular kuşatmıştı. Dünya ve içindekilerin muhabbeti o ulvî duyguları söküp atmaya hiçbir zaman muktedir olamıyordu.
    Daha sonra Hz. Hatice-i Kübrâ'dan, Resul-i Ekrem Efendimizin, sırasıyla Kasım, Zeynep, Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Fâtıma, Abdullah (Tayyib-Tahir) adında altı çocuğu oldu.103
    Bu mes'ud âile yuvasında Kâinatın Efendisi ile Hz. Hatice en ulvî duygularla kaynaşmışlardı. Âile yuvasında hâkim olan karşılıklı emniyet, samimi hürmet ve muhabbetti. Hz. Hatice, Kâinatın Efendisi kocasından on beş yaş büyük olmasına rağmen, yüce şahsiyetinden dolayı kendilerine karşı son derece nazik, duygulu ve itinalı davranıyordu. Peygamber Efendimizin şerefli hanımına karşı muhabbeti de fazlaydı. Öyle ki, vefatından sonra bile hiçbir vakit muhabbetini kalbinden atmadı, gönlünün en mûtenâ köşesinde ebedî beraberliğe kadar sakladı.
    Resul-i Ekrem Efendimiz, Hz. Hatice'nin keremkârlığını, hayırseverliğini ve kendisine yaptığı büyük yardımı her zaman yâd ederdi. Bu yâd ediş, Hz. Âişe Validemize, "Hatice-i Kübrâ'dan başka, Nebiyy-i Ekremin zevcelerinden hiçbirini kıskanmadım"104 dedirtecek ve onun kıskançlık damarını tahrik edecek kadar fazla idi. Nasıl yâd etmezdi ki? Çocuklarından biri hariç diğerlerinin annesi o idi. Herkes ona düşman iken, ona dost elini uzatan o idi. Her türlü ıztırap ve sıkıntı karşısında kendisini teselli eden o idi. Herkesin ona arka çevirdiği bir zamanda yanıbaşından ayrılmayan o idi.
    Elbette, böylesine yüksek duygu ve meziyetler sahibi zevcesini, Peygamber Efendimiz hiçbir zaman unutmayacak ve onu her zaman hayırla yâd edecekti.
    98. Sîre, 1/201; Tabakât, 1/131
    99. Tabakât, 1/131
    100. Baba tarafından Hz. Hatice'nin soyu, Peygamberimizin baba tarafından dedesi olan Kusay'da birleştiği gibi, annesi tarafından da soyu yine Resûl-ü Ekrem Efendimizin baba tarafından dedesi olan Lüey'de birleşir.
    101. Sîre, 1/200-201; Taberî, 2/197
    102. Sîre, 1/201
    103. Sîre, 1/202; Tabakât, 1/133; 8/16
    104. Müslim, 7/133

  20. #20
    Konuyu Başlatan safari43 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    5.311
    Konular
    1076
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    545

    Peygamber Efendimizin Oniki Yaşından Otuzsekiz Yaşına Kadar Olan Hayatı

    PEYGAMBER EFENDİMİZİN ZEYD BİN HÂRİSE'Yİ ÂZAD ETMESİ

    Zeyd bin Hârise, Kelb kabilesine mensuptu. Henüz sekiz yaşlarında bir küçük çoban iken, annesiyle beraber gittiği akrabalarının yanında, bir başka kabilenin baskını sırasında esir alınmıştı. Esirler pazarından da Hz. Hatice'nin yeğeni Hâkim bin Hizân tarafından 400 dirheme satın alınıp Mekke'ye getirilmişti.105 Hz. Hatice, Zeyd'i yeğeninden almış ve evinde barındırıyordu.
    Bu sırada, Efendimiz, Hz. Hatice ile evli bulunuyordu.
    Resûl-i Ekrem, bu küçük çocuğu sevmişti. Bu sebeple Hz. Hatice'den onu kendisine bağışlamasını istedi. Muhterem zevceleri, Peygamberimizin bu arzusunu yerine getirdi.
    Nebiyy-i Ekrem Efendimiz de onu alır almaz, azâd etti.106
    Zeyd, belirttiğimiz gibi, henüz küçük bir çocuktu. Ebeveyni, onun nereye götürüldüğünü, kime satıldığını bilmiyordu. Hârise âilesi, çocukları için her gün gözyaşı döküyordu. Babası Hârise, evde duramaz olmuştu. Diyar diyar dolaşıyor, sormadık kabile ve uğramadık yurt bırakmıyordu. Biricik oğlu Zeyd için şiirler söylene söylene geziyordu.
    Küçük Zeyd ise, sanki anne babasını unutuvermişti. Mes'ud âilenin saâdeti onun da yüksek ruhunu olanca gücüyle sarmış ve âdetâ onun ayrılmaz bir parçası haline gelmişti. Rahatı yerindeydi, Kâinatın Efendisiyle kaynaşmıştı. Onun şefkatli kanatları arasında mes'uddu, sevinçli ve huzurluydu.
    Zeyd'in Yeri Tesbit Edildi
    Günün birinde Kelb kabilesinden birkaç kişi Kâbe'yi ziyarete geldi. Bu arada Zeyd'i gördüler ve kendisiyle sohbet edince de tanıdılar. Babasının, annesinin durmadan kendisi için gözyaşı döktüklerini, hasretiyle yanıp tutuştuklarını Zeyd'e anlattılar.
    Fakat Zeyd, gayet sakin ve rahattı. Anne şefkati ve baba sevgisinden daha ulvî ve kudsî şeylere mazhar olmanın gönül rahatlığı içinde, onlara cevabı şu oldu:
    "Annemin babamın, benim için gözyaşı döktüklerini biliyorum. Sadece sizden şu söyleyeceklerimin onlara ulaştırılmasını istiyorum:
    'Ben, her ne kadar uzaklarda bulunuyor isem de, kavmimle haber gönderdim ki, hac merâsimi yapılan belli yerler yanındaki Beytullah'da oturuyor, hizmet ediyorum.
    Artık, aradığınızı elde etmek için son gücünüzü harcamaktan, uzun uzun yollar kat' etmekten, develeri yeryüzünde koşturup durmaktan vazgeçin.
    Allah'a hamd ederim ki, ben şimdi, öyle hayırlı, öyle şerefli bir aile içinde bulunuyorum ki, Maâdd'ın sulbünden -Uludan uluya geçerek gelmiş olan- şerefliler bu âiledendir."'107
    Bu haberi alan Hârise, kardeşi Kâb'la birlikte yanına fazla miktarda akçe de alarak Zeyd'i kurtarmak için derhal Mekke'ye geldi. Sorup soruşturup, Resûl-i Ekrem Efendimizi buldu ve
    "Ey Kureyş Kavminin Efendisi, efendisinin oğlu! Siz, Harem halkı ve Harem-i Şerifin komşususunuz. Beytullah'ın yanında esirlerin esâret bağlarını çözer ve karınlarını duyurursunuz," diye konuştuktan sonra, asıl maksadını şöyle arzetti:
    "Yanında bulunan oğlumuz için sana geldik. Sen bizi memnun ve razı edecek bir fidye-i necât (kurtuluş akçesi) iste; biz sana onu verelim, oğlumuzu serbest bırak."
    Nebiyy-i Ekrem,
    "Oğlunuz kimdir?" diye sordu.
    "Zeyd bin Hârise" dediler.
    Peygamberimiz,
    "Bundan başka bir istediğiniz var mı?" dedi. Onlar,
    "Hayır, başka isteğimiz yok" cevabını verdiler.
    Bunun üzerine Resûl-i Kibriyâ Efendimiz,
    "Eğer sizi tercih ederse, fidye-i necât almaksızın o sizindir, alın götürün. Yok, eğer beni tercih ederse, vallahi, ben, beni tercih edene, kimseyi tercih etmem."108 diye konuştu.
    Hârise ve kardeşi, Efendimizin bu konuşmasından memnun oldular ve
    "Sen," dediler, "bize karşı çok insaflı davrandın."
    Huzura gelen Zeyd'e, Efendimiz,
    "Şunları tanıyor musun?" diye sordu.
    Zeyd,
    "Evet, tanıyorum" dedi.
    Peygamberimiz tekrar,
    "Kimdir onlar?" dedi.
    Zeyd,
    "Bu babamdır, şu da amcamdır" cevabını verdi.
    Bundan sonra Peygamber Efendimiz, Zeyd'e,
    "Sen benim kim olduğumu öğrendin. Sana olan şefkat ve sevgimi de gördün. O halde ya beni tercih et, yanımda kal; ya onları tercih et, git" diyerek onu tercihinde serbest bıraktı.
    Zeyd'in cevabı şu oldu:
    "Ben hiçbir kimseyi sana tercih etmem. Sen, benim için anne ve baba makamındasın."
    Oğlunun bu cevabı karşısında şaşıran ve sarsılan baba Hârise, hiddetle,
    "Yazıklar olsun sana," dedi. "Demek ki, sen köleliği hürriyete, anne, babana, amcana ve ev halkına tercih ediyorsun."
    Fakat Zeyd, babasıyla aynı kanaatte değildi.
    "Babacığım," dedi, "ben, bu zâttan öyle şeyler gördüm ki, kendisine hiçbir zaman başka bir kimseyi tercih edemem."109
    Küçük Zeyd, böylece Resûl-i Ekrem Efendimize olan sadakat ve bağlılığını ispatlamıştı. Kader, ona nurlu ve parlak bir istikbal hazırlıyordu. Bu hali, onun ilk müjdesiydi.
    Efendimizin Zeyd'i Evlâd Edinmesi
    Peygamber Efendimiz Zeyd'e, bu eşsiz bağlılığının mükâfatını vermede gecikmedi. Hemen elinden tutarak, onu Kureyş'in oturduğu Hıcır mahalline götürdü ve halka şöyle hitap etti:
    "Ey hazır bulunanlar!
    Şâhid olunuz ki, bundan böyle Zeyd benim oğlumdur. Ben, ona vârisim, o da bana vâristir."
    Mekkeliler birini evlâd edinmek istedikleri zaman böyle yaparlardı. Efendimiz de, onların bu âdetlerine u***** Zeyd'i böylece kendisine evlâd edinmiş oldu.
    Peygamber Efendimizin bu güzel davranışı, şaşkın ve dalgın duran Hârise'nin mahzun gönlünde sevinç rüzgârı estirdi. Demek ki, oğlu emîn bir elde bulunuyordu. Gönül huzuru içinde, oğlunu Kâinatın Efendisinin yanında bırakarak yurduna döndü.110
    Bundan sonra, Mekke'de, herkes Zeyd'i "Muhammed'in oğlu Zeyd" diye çağırmaya başladı. Efendimiz, peygamberlik vazifesiyle memur edilip, vahiy gelmeye başlayınca, evlâdlıkların kendi öz babalarının adlarıyla çağrılmaları emredildi.111 Bunun üzerine, Hz. Zeyd, babasının ismiyle, Hârise oğlu Zeyd diye çağrıldı.
    Bu konudaki âyet-i kerimede meâlen şöyle buyurulur:"Onları kendi babalarına nisbet edin; Allah katında doğru olan budur. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, zâten onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır..."112
    Hazret-i Ömer'in oğlu Abdullah (r.a.), bu hususu şöyle ifade etmiştir:
    "Biz, 'Evlâtlıkları babalarının adı ile çağırın' âyeti ininceye kadar, Zeyd'i Hârise oğlu Zeyd diye değil, Muhammed oğlu Zeyd diye çağırırdık."113
    Ayrıca, bu âyetle evlâtlıkların evlâd edinen kimseye vâris olması hükmü de ortadan kaldırıldı. Hazret-i Zeyd, Efendimize peygamberlik vazifesi verildikten sonra, Hz. Hatice ve Hz. Ali'yi müteâkip derhal İslâmın sinesine koşacak ve üçüncü Müslüman olma şerefine erecektir.
    Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hazret-i Zeyd'i fazlasıyla severdi. Zaman zaman kendisine,
    "Ey Zeyd, sen kardeşimiz ve azadlımızsın"114 diyerek iltifatta bulunurdu.
    Resûl-i Ekrem, daha sonra da çok sevdiği bu büyük insanı, dadısı Ümmü Eymen'le evlendirecektir ve bu evlilikten yine çok sevdiği ve çoğu zaman terkisinde taşıdığı Üsâme hazretleri dünyaya gelecektir.
    105. Tabakât, 1/497; Üsdü'l-Gâbe, 2/224; İsâbe, 1/563
    106. Sîre, 1/264; Tabakât, 1/497
    107. Tabakât, 3/41; Üsdü'l-Gâbe, 2/225; İsâbe, 1/523
    108. Tabakât, 3/42; Üsdü'l-Gâbe, 2/225, İsâbe, 1/523
    109. Tabakât, 3/42; Üsdü'l-Gâbe, 2/225
    110. Tabakât, 3/42; Üsdü'l-Gâbe, 2/225, İsâbe, 1/563
    111. Ahzab Sûresi, 5, 40
    112. Ahzab Sûresi, 5
    113. Tabakât, 3/43; Buhari, 3/174; Müslim, 3/131
    114. Buhari, 3/303

Sayfa 1/8 123 ... SonSon

Bu Konudaki Etiketler

Yer imleri

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.0