Sayfa 1/2 12 SonSon
26 sonuçtan 1 ile 20 arası
  1. #1
    TÜЯK-TЄΛΜ KIBAR FEYZO - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    12.485
    Konular
    1699
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    1.112

    Romatolojik Hastalıklar

    Ailesel Akdeniz Ateşi
    FMF (Ailesel Akdeniz Ateşi) genellikle Akdeniz ülkeleri halklarında (daha çok Türk, Arab, İsrailli ve Ermenilerde) görülen, otozomal resesif geçişli genetik (kalıtımsal) bir hastalıktır.Birbirinden bağımsız iki ayrı klinik tablosu vardır:

    1-Ani başlayan ve kısa süreli karın,göğüs veya eklemlerde ağrı ile birlikte ateş olması,

    2-Genç yaşta bile böbrek yetmezliğine neden olabilen böbrek amiloidozu.

    Belirtiler genç yaşta ortaya çıkar; hastalığın başlaması hastaların yarısında 10 yaşından öncedir.En son araştırmalara göre Pyrin geninin mutasyonunun FMF'e yol açtığı saptansa da hastalığın gerçek oluş nedeni hala bilinmemektedir.

    FMF tanısı klinik bulgular, ailede bu hastalığın varlığı öyküsü, muayene ve (özellikle atak esnasında yapılan)laboratuvar incelemeleri ile konur. Ana-babadan alınan kan ile yapılacak genetik incelemenin tanı koymadaki değeri sınırlıdır ve pek bir önemi yoktur çünki hastaların % 80 'inde hastanın kendi geninde mutasyon (değişiklik) olmakta ve ana-babasından aldığı gen değişmektedir. Yine de bazı vakalarda genetik araştırma doğru sonuç verebilir ve tanı koymada faydalı olabilir.

    Amiloidoz daha çok hiç tedavi görmemiş FMF hastalarında görülür.Bu durum idrarda protein çıkışının basit bir idrar tahliliyle saptanmasıyla hastalığın erken döneminde teşhis edilir.

    Bu hastalığın tedavisindeKolşisin kullanılır.Bu ilacın dozu günde 1-2 mg dır ve sürekli kullanılmalıdır. İlaç FMF için artışmasız yararlıdır; (sürekli kullanımı halinde) hastaların çoğunda atak oluşmasını ,hemen hemen tüm hastalarda da amiloidozun aşlamasını önler. Ne var ki böbrek şikayeti olmayan hastalarda ve kolşisin kullanmaya başlamadan önce amiloidoz gelişmiş olan

    FMF'li hastalarda da amiloidoza rastlanılmaktadır.

    Kolşisin'in atakların ve amiloidozun oluşumunu nasıl önlediği bilinmemektedir. Fakat şu gerçek bilinmektedir ki; kolşisin kullanmasına rağmen sık atak geçiren fakat amiloidozun duraklatıldığı hastalarda, ilacın FMF ataklarını önlemedeki etkisi ile (amiloidozda böbrekte anormal olarak biriken madde olan) amiloid yapımını durdurucu etkisi arasında hiçbir ilişki bulunmamaktadır. Kolşisin tedavisi FMF hastaları için en güvenli ve uygun seçenektir.

    Primer infertilite (sebebi yapılan araştırmalara rağmen bulunamamış kısırlık), FMF'li kişilerde normal kişilere göre daha fazla görülür. Ayrıca FMF'li kadınların düşük yapma ihtimali normal kadınlara göre daha fazladır ; (amiloidoz ve ağır seviyedeki böbrek yetmezliğinin anne ve bebek için birçok tehlikeler oluşturması nedeniyle) amiloidozu olan FMF hastalarına gebe almamaları önerilir.

    İlacı kullanan hastaların çocuklarında Kolşisin'in herhangi bir teratojenik etkisine rastlanmamasına rağmen, tümFMF'li gebelerde (bebekte ilaçtan dolayı gelişebilecekherhangi bir sakatlığın vs tesbiti için) "amniosentez" yapılır. (Amniosentezde; özel bir yöntemle bebeğin beslenmesini sağlayan plasenta içindeki amnion sıvısından örnek alınarak bebekte gelişebilecek herhangi bir hastalık veya amnormal bir durumun varlığı araştırılır.)
    Alıntı Alıntı

  2. #2
    TÜЯK-TЄΛΜ Konuyu Başlatan KIBAR FEYZO - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    12.485
    Konular
    1699
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    1.112
    Ailevi Akdeniz Ateşi
    Genel Bilgiler
    Ailevi Akdeniz Ateşi ( AAA ) sıklıkla Türklerde, Araplarda, Yahudilerde ve Ermenilerde görülen bir hastalıktır. AAA tekrarlayan ateş, karın ağrısı, göğüs ağrısı ve eklem ağrısı atakları yapan bir hastalıktır. Ataklar genellikle 24 - 48 saat sürer. Hastalarda ataklar dışında hiçbir belirti yoktur, yani normal insandan farksızdırlar. Ailevi Akdeniz Ateşinin adından da anlaşılabileceği gibi 3 temel özelliği vardır;
    1. Ailesel geçiş: Hastalığın ortaya çıkması için anne veya babanın taşıyıcı veya hasta olması gerekir.
    2. Sıklıkla Akdeniz Bölgesi ve civarında görülmesi (Karadeniz Bölgesi de dahil)
    3. Ateş atakları yapması: Ateş ataklarına karın ağrısı, eklem ağrısı veya göğüs ağrısı eşlik eder. Karın ağrısı, akut apandisit ile karışabilir ve çok şiddetli olabilir. Bu hastaların bir kısmı akut apandisit tanısı ile ameliyat edilmişlerdir ancak karın ağrıları geçmemiştir.

    Hastalık uzun dönemde amiloidoz denen başka bir hastalığa yol açabilir. Amiloidozda vücutta değişik organlarda amiloid denilen madde birikir, bunun sonucu kalp yetmezliği, böbrek yetmezliği, ishal, bilinç kaybı, felç gibi sorunlar ortaya çıkar.

    AAA Nedenleri, Tanı Ve Tedavi
    Ailevi akdeniz ateşi kalıtsal bir hastalıktır. 1997 yılında hastalığa yol açan gen bulunmuştur. Bu gen, hastalığın tedavisinde mutlaka yeni ufuklara yol açacaktır.
    Kesin tanı genetik inceleme ile mümkündür ancak genetik inceleme pahalıdır ve henüz çok yaygın olarak kullanılmamaktadır. Hastanın ataklar esnasında ve atak dışı zamanlarda muayene edilmesi ve bazı laboratuvar incelemeleri ile tanı genetik inceleme olmadan da kolaylıkla konur. Tanı koyarken dikkat edilmesi gereken nokta ateş, karın ağrısına yol açan diğer hastalıkların ekarte edilmesidir.

    Günümüzde AAA’nin bilinen tek tedavisi, doktor kontrolu altında kullanılması gereken Kolşisin isimli ilaçtır. Kolşisin; ateş, karın ağrısı... ataklarının sıklığını ve şiddetini azaltır. Kolşisin amiloidoz gelişmesini de önleyebilir.

    Tekrarlayan ateş ve karın ağrısı atakları olan hastalar AAA yönünden araştırılmalı ve AAA tanısı alan hastalar kolşisin tedavisini aksatmamalıdır
    Alıntı Alıntı

  3. #3
    TÜЯK-TЄΛΜ Konuyu Başlatan KIBAR FEYZO - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    12.485
    Konular
    1699
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    1.112
    Akut Eklem Romatizması
    Akut Eklem Romatizması ( Akut Romatizmal Ateş )

    Akut Eklem Romatizması (AER)daha çok5-15 yaşları arasında görülen otoimmun bir bağ dokusu hastalığıdır.Toplumda 100,000 ‘de 17 oranında görülür.

    Geçirilmiş boğaz enfeksiyonu sonucu vücuda yerleşen ve halk arasında “beta mikrobu” olarak bilinen A grubu beta hemolitik Streptokoklar ve bunların yaptığı ateş sonucu oluşur.

    Eklemler, kalp, böbrekler, beyin ve deride hastalık oluşturur.

    Diz, ayak bileği gibi büyük eklemleri tutar. Eklem şiş, kızarık ve ağrılıdır.

    Eklem iltihabının özelliği, gezici olmasıdır. Bir eklem tutulur; bir süre sonra geçer, başka eklem tutulur. Tedavide Aspirin’e yanıt vardır.

    Kalp kapakçıklarını tutarsa kalp tabakalarını iltihaplandırır ve ileride kalp yetmezliğine neden olur.

    Sidenham Koresi denilen durum(istemsiz hareketler, koordinasyon bozukluğu, kas zafiyeti) olabilir.

    Eritema marginatum ve deri altı nodülleri de olabilir. Fakat bu iki bulgu daha nadir görülür. Aschoff nodülleri AER hastalığına özgüdür.

    AER tedavisinde antiinflamatuar ve antibiyotik(ilaç) tedavileri uygulanır, çocuğun hareketleri kısıtlanır.

    Koruyucu tedavi olarak da 5 yıl ya da 21 yaşına kadar 3’er hafta ara ile depo penisilin (benzatin penisilin) iğneleri yapılır. Penisilin allerjisi olanlarda ise sulfadiazin kullanılır.

    AER hastalığının süresi 6 haftadan 6 aya kadar değişir. Hastalık tedavi kesilirse yaklaşık 2 ay sonra yineler.

    Önemli olan nokta ; boğaz enfeksiyonu geçiren her çocuğun (mümkünse boğaz kültürü yapılarak)doğru ilaçlarla tedavi edilmesidir.

    Penisilin bu konuda en etkili ilaçtır, fakat allerji mutlaka araştırılmalı, penisilin testi
    Alıntı Alıntı

  4. #4
    TÜЯK-TЄΛΜ Konuyu Başlatan KIBAR FEYZO - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    12.485
    Konular
    1699
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    1.112
    Ankilozan Spondilit
    Ankilozan Spondilit ağrılı, ilerleyici bir romatizmal hastalıktır. Temelde omurgayı etkilemekle beraber, diğer eklemleri, kiriş ve bağları da etkileyebilir. Bazen göz, akciğer, barsak ve kalp tutuluşu da görülebilir.

    Omurga

    Omurga, 24 omur ve bunlar arasındaki 110 eklemden oluşur. Omurgada 3 bölüm vardır : 7 boyun omuru, 12 sırt omuru ve 5 bel omuru. Boyun bölgesi çok hareketlidir. Sırt bölgesinde her bir omur, iki yandan kaburgalarla birleşir. Bel bölgesinin alt kısmında yer alan sakrum kemiği, leğen kemiği içinde yuvalanmıştır. Sakrum ve pelvis kemikleri arasında her iki yanda yeralan eklemler sakroiliak eklemler olarak adlandırılır. Işte bu eklemler AS’in ilk başladığı bölgedir.

    AS’in nedeni nedir?

    Tam olarak bilmiyoruz. Araştırmalar, AS hastalarının %96’sında benzer genetik hücre işaretleyicileri (HLA-B27)’nin bulunduğunu göstermiştir. Olasılıkla, normalde zararsız olan bazı mikroorganizmalar, HLA-B27 ile ilişkiye girmektedir. Bazı barsak ya da idrar yolları hastalıkları AS’in ortaya çıkmasını tetiklemektedir. Bazen, belirtiler yatak istirahati (sözgelimi trafik kazasını izleyen istirahat) döneminden sonra da ortaya çıkabilir.

    Reiter sendromu olarak bilinen hastalık da AS’e yol açabilir. Reiter sendromunda gözde yangısal tutuluş (irit, üveit, konjunktivit), dış idrar yolu yangısı (üretrit) ve büyük eklemlerde daha sık olmak üzere eklem tutuluşları görülür.

    AS’de ne olmaktadır ?

    AS’de ilk tutulan bölge sıklıkla leğen kemikleridir. Buna farklı zamanlarda bel, göğüs kafesi ve boyun bölgeleri tutuluşları eklenir. Bu bölgelerde, kiriş ve bağların kemiğe yapıştıkları yerde ortaya çıkan yangı temel bozukluktur. Bu yapışma yerlerinde aşınmalar meydana gelir. Yangı yatışırken, iyileşme sürecinde yeni kemik oluşumları ortaya çıkar. Kiriş ya da bağlardaki elastik dokuların yerine kemik dokusunun geçmesiyle, harekette azalma olur. Yangısal olayın tekrarlamaları sonucunda kemik oluşumları artar ve omurga kemikleri kaynaşarak bütün bir hal alırlar ve bu da hareketlerin kısıtlanmasıyla sonuçlanır. Hastalığın başlangıç dönemlerindeki hareket kısıtlılığının nedeni, ağrı ve kas kasılmalarıdır ve bu dönemde ilaç kullanımı ile düzelir. Ancak, ileri dönemdeki kemiklerdeki birleşmeden sonra ortaya çıkan hareket kısıtlılığı geriye dönmez. Bunun engellenebilmesi ya da yavaşlatılabilmesi için, egzersizlerin düzenli olarak yapılması şarttır.

    AS ile spondiloz (kireçlenme) aynı şeyler midir?

    Hayır. Bu ikisi birbirinden tamamen farklı hastalıklardır. Spondiloz, omurganın aşınmasıyla ilişkili bir hastalıktır ve sıklıkla yaşlı kişilerde görülür. AS ise, yeni kemik oluşumları ve kemiklerin kaynaşmasıyla birlikte giden, daha çok genç yaşlarda başlayan, yangısal bir hastalıktır.

    AS yaygın bir hastalık mıdır ?

    İngiltere’de 200 erkekte 1 ve 500 kadında 1 sıklığında görülmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nde yaklaşık 1000’de 1 olarak bildirilmektedir.

    AS kimlerde görülür ?

    Erkekler, kadınlar ve çocuklarda görülebilir. Erkeklerde, kadınlardan yaklaşık 3 kat daha fazla görülmektedir. Tüm yaşlarda başlayabilir. Genellikle 20’li yaşlarda (ortalama olarak 24-26 yaşında) başlamaktadır. Ancak, belirtiler daha ileri yaşlarda ortaya çıkabilir. 40 yaşından sonra başlangıç nadirdir.

    Erkek, kadın ve çocuklarda AS farklı mıdır ?

    Evet. Aralarında bazı küçük farklılıklar vardır.

    Erkekler : Leğen kemikleri ve omurga sıklıkla tutulur. Göğüs kafesi, kalça, omuz ve ayak eklemleri de tutulabilir.

    Kadınlar : Genellikle kabul edilen görüş, AS’in kadınlarda çoğu kez erkeklerden daha hafif seyrettiğidir. Hastalık belirtilerinin ortaya çıkmasıyla, tanı konulması arasında geçen süre, kadınlarda (5 yıl) erkeklerdekinden (3 yıl) daha uzundur. Omurga tutuluşu genellikle erkeklerden daha az şiddetlidir. Leğen kemiği, kalça, el ve ayak bileği eklemleri daha sık tutulur. AS, doğurganlık yeteneği, gebelik ve doğumda herhangi bir sorun yaratmaz.

    Çocuklar : 11 yaşının altındaki çocuklarda AS belirtileri görülmesi nadirdir. Tipik olarak diz, ayak ve ayak bileği, kalça eklemleri tutulur. Nadiren bel ağrısı olur. Gençlerde kalça tutuluşu şiddetli seyredebilir ve bu hastalarda yetişkin yaşlara varıldığında kalça protezi gerekebilir.

    AS’in belirtileri nelerdir?

    Tipik belirtileri şunlardır :

    Haftalar ya da aylar içinde yavaş yavaş artan bel ağrısı ve sertlik.
    Gün içinde hareket etmekle ya da egzersizle azalan sabah sertliği ve ağrısı. Egzersizlerden sonra daha iyi, istirahatten sonra daha kötü hissedilmesi (mekanik karakterli bel ağrılarının tersine – sözgelimi bel fıtığı-).
    3 aydan uzun süredir belirtilerin varlığı.
    Özellikle erken dönemlerde, kilo kaybı.
    Yorgunluk.
    Ateş ve gece terlemesi.

    Tipik belirtiler bunlar olmasına karşın, bazen farklı şekillerde başlangıç görülebilir. Belde belirgin bir ağrı olmaksızın, kaba etlerde bazen bir tarafta, bazen diğer tarafta değişici şekilde ağrı ile başlaması da sıktır. Bu ağrı bele, uyluğa yayılım gösterebilir. Bazen de yalnızca topuk ağrısı, göğüs ağrısı ile başlayabilir.

    Sabahları daha kötü oluyorum

    Bu beklenen bir şeydir. Hastalığın tipik özelliklerinden biri, gecenin geç ve sabahın erken saatlerinde ağrı ve sertliğin belirgin olması ve gün içinde hareket ya da egzersizlerle düzelmesidir. Benzer şekilde sinema ya da tiyatroda uzun süre oturduktan, ya da uzun süre araba kullandıktan sonra ağrı ve sertlikte artma olabilir.

    AS öteki eklemleri etkiler mi ?

    Evet. AS bazen, kalça, diz, ayak bilekleri ve omuzda ağrı, şişlik ve hareket kısıtlılığına neden olabilir. Topuklarda ağrı görülebilir. Az sayıda hasta çene eklemi de etkilenebilir.


    AS öteki organları etkiler mi ?

    Evet. Bazen göz, kalp, akciğerler ve böbrekleri etkileyebilir. Bunlar yaşamsal sorunlar yaratacak etkiler değildir ve daha kolay tedavi edilebilirler.

    AS gözü nasıl etkiler ?

    AS gözün bazı bölümlerinde yansısal olaya neden olabilir. Bu durumda genellikle ilk belirti, görmede hafif bulanıklaşmadır. Ama, kızarık bir gözle birlikte keskin bir acı da temel belirti olabilir. Kalıcı hasar oluşmaması için hemen tedavi edilmelidir. Bu durumda bir göz doktorundan yardım almak ve ona AS hastası olduğunuzu belirtmek yerinde olacaktır. Göz doktorunun vereceği göz damlaları yangıyı kısa sürede azaltacaktır. Yangı dirençli ise, bu damlaları uzun süre kullanmak gerekli olabilir.

    AS kalbi nasıl etkiler ?

    AS’de bazen kalp hafif derecede etkilenebilir. Hastaların çoğunda o kadar hafiftir ki, ortaya çıkarmak zordur. Kalp kapakları ve ileti sisteminde bozukluk ortaya çıkabilir. Ancak, bunlar genellikle hastalarda herhangi bir sorun yaratmaz.



    AS akciğerleri nasıl etkiler ?

    Göğüs kafesi eklemleri ve kaslarını etkileyerek, özellikle soluk alıp verme, öksürme, aksırma, esneme, ıkınma sırasında ağrıya neden olabilir. Akciğerlerin tamamen havalanmasında bozulmaya yolaçar. Bazan akciğerlerin iç yapısında da tutuluşa neden olabilir. Bu nedenlerle, AS’te solunum egzersizleri çok önem taşır.AS’in geç dönemlerinde göğüs duvarı tamemen hareketsiz hale gelebilir ve akciğerlere hava giriş çıkışı etkilenebilir. Bunun anlamı, solunumun durması demek değildir. soluk alıp verirken, diyafram kası sürekli çalışır ve karnınız hareket eder. Aşırı yemek ve kalın giyinmek solunum için gereken çabayı arttıracağından, bunlardan kaçınmanız sizi daha rahat ettirecektir. Sigara içmemek çok önemlidir. Sigara içilmesi solunumu zorlaştıracağı gibi, ciddi göğüs hastalıklarına da neden olabilir.

    AS böbrekleri nasıl etkiler ?

    Az sayıdaki, ileri AS’li bazı hastalarda böbreklerde amiloid adı verilen bir proteinin birikmesi sonucunda böbrek yetmezliği ortaya çıkabilir. Steroid yapıda olmayan yangı giderici ilaçlar da uzun süreli kullanımda bazı böbrek sorunlarına yol açabilir.

    Başka etkiler var mıdır ?

    Kilo kaybı, hafif ateş, yorgunluk, kansızlık ve bazen depresyon görülebilir. İyi beslenmeli ve istirahat etmelisiniz. Kansızlık için gerekirse doktorunuz size uygun ilaçları verecektir.

    AS’li hastalarda görülebilen önemli bir sorun da osteoporoz’dur. Osteoporoz, kemiklerin yoğunluğunun azalması ve daha gözenekli hale gelmesiyle karakterli bir hastalıktır. En önemli sonuçları ise, omurlar ve kalça başta olmak üzere kolay kemik kırıklarının ortaya çıkmasıdır. Tanı için bazı laboratuvar incelemeleri ve kemik yoğunluğu ölçümü gereklidir. Tedavide, hekiminizin uygun göreceği ilaçlar ve düzenli yapacağinız egzersizler yararlı olacaktır.

    AS herkesi aynı şekilde mi etkiler ?

    Hayır. AS çok değişken bir hastalıktır. Birbirinin aynı olan iki AS olgusu yoktur. Bazı hastaların neredeyse hiç yakınması yokken, bazılarının çok önemli derecede yakınmaları olabilir.

    Buna karşın, açıkça bilinmelidir ki egzersiz yapan hastaların durumu, egzersiz yapmayanlardan çok daha iyidir.

    Ameliyat olmam gerekecek mi ?

    Büyük olasılıkla hayır. Bu hastalığın tedavisinde cerrahi girişimler pek az yer tutar. AS’li hastaların yaklaşık %6’sı kalça protezine gereksinim duyar. Bu protez sayesinde hastanın eski hareketliliğine kavuşması önemli ölçüde başarıyla sağlanır ve hasarlı eklemden kaynaklanan ağrı ortadan kalkar. Omurgalarında aşırı kamburluk ortaya çıkan pek az sayıdaki hastada, bu durumun düzeltilmesi için cerrahi girişim uygulanması gerekebilir.

    Hangi ilaçları kullanmam gereklidir ?

    AS tedavisinde temel amaç ağrının azaltılması, vücut pozisyonunun ve eklem hareketliliğinin korunmasıdır. Hastalar ağrı nedeniyle bazı hareketlerden kaçınırlar. Hastalığın doğası gereği, istirahat ağrıyı daha da arttırır ve ayrıca eklem hareketliliğinin azalmasına, vücut pozisyonunun bozulmasına yol açar. AS’li hastaların %80’inden fazlası ağrı, sertlik ve yangıyı azaltmak amacıyla steroid olmayan yangı giderici ilaçlar kullanırlar. Geceleri yatarken kullanılan ilaç, gecenin iyi geçmesini, sabah daha rahat kalkmasını ve sertliğin azalmasını sağlar. Gerekirse, gündüzleri ek bir doz da kullanılabilir. Ancak, bazı hastalarda bu ilaçların başta mide-barsak sistemi olmak üzere bazı yan etkileriyle karşılaşılabilir. Bu hastalarda ise, mide koruyucu ilaçlardan yararlanılır ya da sadece parasetamol gibi basit ağrı kesici ilaçlar önerilir. Bazı hastalarda, steroid olmayan yangı giderici ilaçlar yeterli olmaz. Bu hastalarda, sulfasalazin (Salazopyrin) ya da metotreksat gibi ilaçların tedaviye eklenmesi gerekebilir.

    Unutmayınız ! İlaç tedavisinin temel amacı, ağrınızı azaltarak, hareketliliğinizin devamını ve böylece çalışmanızı, egzersizlerinizi daha rahat yapmanızı ve vücut pozisyonunuzu korumanızı sağlamaktır.

    AS yaşamı tehdit eder mi ?

    AS, hemen hemen hiçbir zaman yaşamı tehdit etmez.

    Hastalık çocuklarımda ortaya çıkar mı?

    Hasta olan baba ya da annenin HLA-B27 genini çocuklarına iletme olasılığı %50’dir. Ancak, bu geni taşıyan herkeste AS ortaya çıkmaz.

    Siz hastaysanız, çocuğunuzda AS gelişme olasılığı %10; eğer çocuğunuzda HLA-B27 geni varsa %20’dir. Hasta dede ya da nineden toruna AS hastalığının geçme olasılığı ise %5’tir.

    Eğer çocuğunuzda erken AS bulguları gelişirse, bu konuda uzman bir doktora danışmanız yerinde olacaktır.

    AS ile birlikte olan başka hastalıklar var mıdır?

    Psoriazis (sedef) adı verilen hastalık AS ile birlikte olabilir. Psoriaziste vücut derisi ve saçlı deride pullanmalar vardır. Psoriazis bazen farklı şekillerdeki eklem tutuluşlarına da yol açabilir. Klamidya adlı bir bakterinin yol açtığı ve cinsel ilişkiyle bulaşan bir enfeksiyon hastalığı olan nonspesifik üretrit olarak bilinen hastalık bazen Reiter sendromuna yol açabilir. Ülseratif kolit ve Crohn hastalığı da AS ile ilişkilidir, ancak nedenleri bilinmemektedir. Bu iki hastalığın belirtileri kanlı ishal, ateş, kilo kaybı ve bazı hastalarda çevresel eklem tutuluşudur.

    Kendimde AS olup olmadığından nasıl emin olabilirim ?

    AS tanısı klinik bulgular eşliğinde, röntgen incelemelerinde karakteristik görünümlerin saptanmasıyla konur. Ancak, bazen başlangıçta röntgen bulguları henüz görülmeyebilir. Tanı koymada kan testleri pek yararlı değildir, ancak bu testler hastalığın aktivitesinin ve gidişini izlemede yararlıdır.

    AS’in şifası var mıdır, tamamen iyileşir mi ?

    Ne yazık ki hayır. Steroid olmayan yangı giderici ilaçlar ağrıyı azaltırlar, rahat bir uyku ve genel iyilik sağlarlar. Ancak, ilaç kullanmak tedavinin sadece bir bölümüdür. Uygun egzersizlerin yapılması AS tedavisinde çok önemli bir yer tutar. İlaçlar bu egzersizleri ağrısız olarak yapabilmenize yardımcı olur. Unutmayınız ! Tedavinin temeli egzersizlerdir.

    Bu hastalık nasıl sonuçlanır, ne olurum ?
    Ağır bir ankilozan spondilit olgusundaki vücut pozisyonunda ilerleyici karakteristik bozulma

    AS tüm hastalarda aynı gidişi izlemez. Hastadan hastaya farklılıklar gösterebilir. Genellikle, belirtiler yıllar boyunca gelir ve gider, çeşitli aralıklarla tekrarlar. Klasik olarak önce bel bölgesi sertleşir, sonra bu sertlik omurga boyunca yukarı doğru boyun bölgesine dek ilerler ve omurganız öne eğik bir şekilde hareketsiz kalır. Uygun tedavi edilmeyen bir hastada gelişecek klasik vücut pozisyonu, kalçalar ve dizlerde bükülme, omurgada (bel, sırt ve boyunda) hareketsizlik, sırtta kamburlaşma ve bombe bir karın şeklindedir. Bu kötü vücut pozisyonu, kötü görünüm yanısıra, günlük yaşamınızda birçok sorunla karşılaşmanıza neden olur. Eğer vücut pozisyonunuza özen gösterir, egzersizlerinizi düzenli olarak yapar ve önerilere uyarsanız ciddi sorunların önüne geçebilirsiniz.ORMAL BİR YAŞAM İÇİN

    Eğer hastalığınızın gerekirdiği şeyleri iyi bir şekilde yaparsanız, günlük yaşantınızı normal bir şekilde sürdürebilirsiniz.

    İş Hayatı

    AS’li hastaların çoğunun iş hayatı normal insanlardan pek az farklıdır. Gerçekten, büyük çoğunluğu normal sürelerde çalışırlar. Bununla beraber, iş hayatınızda dikkat etmeniz gereken şeyler vardır.

    İşteyken oturma ve ayakta durma sırasında omurganızın pozisyonuna özel dikkat göstermelisiniz. Masa başında çalışıyorsanız, doğru vücut pozisyonu için masa ve sandalyenizin yüksekliğini ayarlamalı, öne doğru eğik oturmamalısınız. Uzun süre oturmamalı ya da ayakta durmamalısınız. Eğer uzun süre aynı pozisyonda durmanız gerekirse, olabildiği kadar sıkça eklemlerinizi hareket ettirmeli ve esnetme hareketleri yapmalısınız. Yorucu işlerde çalışanların zaman zaman istirahat etmeleri yerinde olur. 20 dakika kadar sırtüstü ya da yüzükoyun yatmak, omurganın öne eğik pozisyonunu engellemek için çok yararlıdır. Hastalığınız ve işiniz birbirini kötü yönde etkileyen özellikler taşıyorsa, işiniz ya da çalışma koşullarınızda değişiklik yapmak gerekli olabilir.

    Spor

    AS’li olmanız fiziksel aktivitelerinizde önemli değişiklik yapmaz. Günde en az bir kez solunum egzersizlerini yapmak oldukça yararlıdır. Yüzme sizin için çok yararlı bir spordur. Yüzmenin tüm kaslarınız ve eklemleriniz üzerinde, yerçekimsiz yatay pozisyon nedeniyle, çok yararlı etkileri vardır. Solunum kapasitesini arttırıcı etkisi de çok önemlidir. Futbol, güreş, karate, voleybol, basketbol gibi sporlardan kaçınmanız daha doğrudur. Eklemlerinizi korumak için, tüm aktiviteleriniz sırasında kullanacağınız ayakkabıların tabanı, darbe emici özellikte olmalıdır.

    Otomobil kullanmak

    Uzun süre otomobil kullanmak ağrı ve sertlikte artmaya neden olabilir. Uzun yolculuklarda sık sık yürüyüş molalaro vermek çok önemlidir. Otomobil sürerken, uygun pozisyonunuzu korumak için belinize ve/veya kalçanızın altına küçük bir yastık yerleştirin. Koltuk başlığının da uygun pozisyonda olmasına özen gösterin. Eğer boyun hareketleriniz kısıtlıysa, ek aynalar kullanmanız görüş alanınızı arttırmak için yararlı olabilir.

    Cinsel yaşam

    AS normal koşullarda cinsel yaşamınızı bozmaz. Ancak yine de, kalça sorununuz varsa, omurga şekliniz önemli derecede bozulmuşsa ya da hastalığın alevli dönemindeyseniz, daha rahat ve doyurucu pozisyonlar bulmanız gerekebilir. Eğer yorgunluk sorun yaratıyorsa, aktivitelerinizi planlamanız ve düzenlemeniz gerekecektir. Bu sorunları eşinizle konuşmanız, sizi daha iyi anlamasını sağlayacaktır. İyi bir cinsel yaşam için iyi bir iletişim ve olayların gülünç yönünü görebilme yeteneği çok önemlidir.

    Gebelik

    Genellikle bilinen, gebeliğin AS’de bir problem olmadığıdır. Gebelik nedeniyle hastalıkta alevlenme ya da gerileme ortaya çıkmaz. Eğer ciddi kalça sorunu varsa, sezaryen ile doğum gerekli olabilir. Gebelik süresince bebeğin büyümesi, omurganın eğilmesine ve ayakta dururken ağrıda artmaya neden olabilir. Ağırlığı omurga üzerinden alıp yayan gebelik desteklerinin kullanılması yardımcı olabilir. Gebeliğin ilk 12 haftası ve son 4 haftasında yangı giderici ilaçların bırakılması uygundur. Emzirme döneminin sona ermesine kadar da, ilaç kullanımına yeniden başlanmaması iyi olur. İlaç kullanmak yerine, egzersiz programınızı arttırmayı deneyebilirsiniz. İlk 12 haftadan sonra, gebelik normal seyrediyorsa ilaç kullanmak yerine sıcak su havuzlarında yapılacak su banyolarının uygulanması yardımcı olabilir.AZIRATİK ÖNERİL

    Pozisyon

    Tüm gün boyunca ve gece, uygun vücut pozisyonunu korumalısınız. Kötü pozisyonda durmak hastalık nedeniyle kötü vücut pozisyonunun yerleşmesine neden olabilir. Uzun süre aynı pozisyonda kalmamaya ve vücudunuzu sürekli dik pozisyonda tutmaya özen göstermelisiniz.

    Uygun bir sandalye kullanmak

    Evde ve işyerinde kullanacağınız sandalyenin oturak yeri ve arkalığı sert olmalı, çökmemelidir. Arkalığı düz olmalı ve baş seviyesine dek uzanmalıdır. Omurganın ağırlığını azaltmak için, kol destekleri olan bir sandalye seçilmelidir. Belinizi sandalyeye rahatça yerleştirebilmeniz için, sandalyenin oturma yeri çok uzun olmamalıdır. Kalça ve diz eklemlerinizin doğru şekilde yerleşebilmesi için, sandalye yüksekliği uygun seçilmelidir. Alçak, yumuşak sandalyelere ya da kanepeye oturmaktan kaçınılmalıdır. Çünkü, bunlar kötü pozisyona yol açabilir ve ağrıyı arttırabilirler. Çalışma masasının yüksekliği de öne eğik pozisyonda durmayı gerektirmeyecek bir şekilde ayarlanmalıdır.

    Yatak ve yastık seçimi

    Yatak sert olmalı, çökmemelidir. Yatağın altı bir kontrplak ya da suntayla desteklenmelidir. Eğer yeni bir yatak alacaksanız, satın almadan önce 20 dakika kadar yatarak denemeniz yerinde olacaktır. Kuştüyü bir yastık boynunuza iyi bir şekilde destek sağlayabilir. Yastık kalınlığı olabildiğince az olmalı, kalın yastık ya da fazla sayıda yastıkta yatılmamalı, yastık kalınlığı yavaş yavaş azaltılmaya çalışılmalıdır.

    Günde 20 dakika sırtüstü ya da yüzü koyun düz bir şekilde yatın

    Bu şekilde, omurganızın ağırlığını azaltmaya önemli ölçüde yardımcı olabilirsiniz. Gece uyurken de, sırtüstü ya da yüzükoyun uyuma alışkanlığı edinmek oldukça yararlıdır.

    En kötü yatma şekli, yan ve bacaklar karına çekili halde yatmadır. Kalça ve diz eklemleriniz için, bu pozisyon oldukça sakıncalıdır.

    Sıcak ya da soğuk uygulamalar

    Farklı ısı uygulamaları ağrı ve sertliğin azaltılmasında yararlı olacaktır. Sabah ve/veya gece yatmadan önce yapılacak sıcak bir banyo ya da duş, özellikle birlikte germe egzersizleri de yapılırsa ağrı ve sertliği giderir. Yatakta sıcak su torbası ya da elektrikli battaniye kullanılabilir.

    Eğer yangı gelişmiş bir bölgeniz varsa (bu bölge sıcak, kırmızı ve ağrılıdır), bu bölgeye günde birkaç kez 10-15 dakika süreyle soğuk uygulanmalıdır. bunun için, hazır soğuk paketler kullanılabileceği gibi, sulu şekilde buzluğa konup donması sağlanmış havlular da kullanılabilir. Gerek sıcak ve gerekse soğuk uygulamalarda uygulamaya bağlı deri yanıklarına karşı dikkatli olmak gereklidir.

    Bel korsesi kullanmayın

    Korse kullanmak kesinlikle doğru değildir. bunlar, omurgayı sert halde tutarak kötü etkili olurlar. Omurgayı bir korseyle hareketsiz kılmak, hareket etme yeteneklerinin daha da azalmasına neden olur.

    Düzenli beslenin

    Balık ve baklagiller gibi proteinden zengin besinler yiyin. Vitaminlerden zengin sebzeler ve önemli bir kalsiyum kaynağı olan süte beslenmenizde ağırlıklı olarak yer verin. Ancak, bunların yanısıra, fazla kilo almaktan da kaçının.

    Alkol

    Aşırı olmayan alkol tüketimi zararlı değildir. Ancak, hem alkol hem de kullandığınız ilaçlar midenize zararlı olabilir. Bu nedenle birlikte almamaya özen göstermelisiniz.

    Sigara içmeyin

    AS, akciğerlerin kapasitesini azaltabilir. Sigara içmek akciğer hastalıklarına eğilimi de arttırır. Bu nedenle, eğer içiyorsanız, sigarayı bırakmanız çok önemlidir.

    Kırık-çıkıkçı, bel çeken şahıslardan uzak durun

    Bu şahısların yapacağı herhangi bir şey, sizin için çok tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Bu tip uygulamalara kesinlikle başvurmayın.

    Alternatif tedavi yöntemleri

    Akupunktur, aromaterapi gibi alternatif tedavi yöntemleri kullanılabilir. Ancak bunların alışılmış tedavilere üstünlükleri yoktur.

    Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon

    Fizik tedavi ve rehabilitasyon, hastalığınızın tedavisinde çok önemli yer tutar. Günlük egzersizleriniz ve korumanız gereken pozisyonlar size öğretilecektir.

    Kalça ve omuzlarınız başta olmak üzere bazı önemli eklemlerinizin hareketliliğini arttırmayı da öğreneceksiniz. Hareketsizlik, kaslarınızın gücünün azalmasına ve boylarında kısalmaya neden olabilir.

    Yapacağınız güçlendirme ve germe egzersizleri, kaslarınızın gücünün ve esnekliğinin korunmasında, arttırılmasında da çok önemlidir.

    Egzersizlerinizi düzenli olarak yapma alışkanlığı edinmeniz çok önemlidir.

    Günlük egzersizler, hastaların kendi kendilerine uygulayacakları tedavinin önemli bir yönüdür. Düzenli yapılan egzersizler, AS tedavisinde çok önemli bir yer tutar. Egzersizlerin iyi bir şekilde öğrenilmesi ve düzenli olarak yapılması gereklidir. Tüm egzersizler en az günde 1 kez, hatta daha iyisi 2 kez yapılmalıdır.

    Akciğer kapasitesinin arttırılması için, tüm hareketler solunum egzersizleriyle birlikte uygulanmalıdır. Tüm hareketlerde, hareketi yaparken burundan derin nefes alıp, başlangıç pozisyonuna dönerken ağızdan üfleyerek nefes verilmelidir.
    Alıntı Alıntı

  5. #5
    TÜЯK-TЄΛΜ Konuyu Başlatan KIBAR FEYZO - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    12.485
    Konular
    1699
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    1.112
    Behçet Hastalığı
    Tanımı

    İlk defa1937 yılında bir Türk doktoru olanHulusi BEHÇET tarafından teşhis edilen ve bu nedenle uluslararası tıp camiasında Behçet Hastalığı ya da Behçet Sendromu olarak adlandırılan hastalık; özellikle deri altı, göz, beyindekikan damarlarının iltihaplanmasına yol açan, sebebi bilinmeyen. nadir görülen, bağışıklık sistemi ile ilgili bir hastalıktır.

    Daha çok 30-40 yaşlarında ve erkeklerde görülür. Behçet Hastalığı baştaTürkiye olmak üzereÇin’e kadar uzanan İpek Yolu üzerindeki ülke insanlarında diğer ülkelere nazaran daha sıkça rastlanmaktadır, fakat yine de dünyanın her yerinde Behçet Hastalığı görülmektedir. Dünya'da en çokJaponya, Türkiye veİsrail'de görülür. ABD’de de yaklaşık 20.000 kişi Behçet hastasıdır. Bu sebeple hastanın ırkına ve bulunduğu ülkeye bakılmaksızın Behçet Hastalığı ihtimali mutlakadeğerlendirilmelidir.

    Behçet hastalığı bulaşıcı değildir. Her ne kadar hastalığın kalıtımsal olduğuna dair şüpheler olda da bu sav ispatlanmış değildir.

    İki kardeşten biri Behçet hastası iken diğeri gayet sağlıklı olabilir.

    Behçet Hastalığının Teşhisi

    Behçet hastalığı belli spesifik semptomların (rahatsızlıkların) varlığı ile teşhis edilir. Semptomların tümünün aynı anda ortaya çıkması şart değildir. Bazı semptomlar hastalığın ilk yıllarında yok iken bir kaç sene sonra ortaya çıkabilirler. Bu nedenle semptomlar ortaya çıktıkça bir yerlere yazılması ve dökümante edilmesi önemlidir. Bir doktorun görmesi için örneğin deride çıkan yaraların polaroid resmi çekilebilir. Behçet Hastalığında görülen bazı semptomlar aynı zamanda Lupus, Lyme ve Crohn gibi hastalıklarda görülebilmektedir. Behçet Hastalığı teşhisi konmadan önce diğer hastalık olasıklıklarını dikkate almak ve değerlendirmek için kan testleri ve/veya biyopsiler yapmak gerekir. Teşhiste yararlı olan fakat Behçet Hastalığının kriteri olarak kabul edilmeyen diğer semptomlar ise;

    subcutaneous thrombophlebitis (deri yüzeyinin altındaki bir damarın enflamasyonu)
    derinin iyice altında yer alan bir damarın thrombosisi (kanın pıhtılaşması)
    Epididymitis (testislerde enflamasyon)
    Arterial oklüzyon
    Merkezi sinir sisteminin tutulumu (harekette veya konuşmada güçlük yaşanması)
    Şiddetli baş ve boyun ağrısı (aseptik menenjit ihtimali)
    Eklem ağrıları veya artirit
    Hastanın ailesinden herhangi birinin Behçet Hastası olması

    Bunların yanısıra aynı zamanda aşırı yorgunluk hissedebilirsiniz- yorgunluk bir çok bağışıklık sistemi hastalığında problem olabilir.

    BELİRTİ ve BULGULARI :

    Behçet hastalığı kendine özgü belli bulguların varlığı ile teşhis edilir. Majör kriterler denenve bu hastalıkta görülen belirti ve bulgular şunlardır:

    - Ağızdaki tekrarlayan aftlar (aftöz ülserler)

    - Göz belirtileri : İritis, iridosiklitis, hipopiyon

    - Genital bölgedeki yaralar ve nongonakoksik üretrit

    - Deri lezyonları : Eritema nodosum, yüzeyel tromboflebit,deride püstüller, deride paterjik reaksiyon

    Behçet Hastalığı esas olarak bir damar iltihabıdırBu nedenledir ki bulgular, damar iltihabının olduğu yere göre ortaya çıkar.

    Bulguların tümünün aynı anda ortaya çıkması şart değildir. Bazı bulgular hastalığın ilk yıllarında yok iken birkaç sene sonra ortaya çıkabilir. Bu nedenle bulgular ortaya çıktıkça bir yerlere yazılması ve dökümante edilmesi önemlidir. Bir doktorun görmesi için örneğin deride çıkan yaraların fotoğrafı çekilebilir. Behçet Hastalığında görülen bazı bulgu ve belirtiler aynı zamandaLupus, Lyme ve Crohn gibi hastalıklarda da görülebilmektedir. Behçet Hastalığı teşhisi konmadan önce diğer hastalık

    olasıklıklarını dikkate almak ve değerlendirmek için kan testleri ve/veya biyopsiler yapmak gerekir. Teşhiste yararlı olan fakat Behçet Hastalığının kriteri olarak kabul edilmeyen diğer belirti ve bulgular ise şunlar olabilir;

    - Subkutanöz tromboflebit

    (deri yüzeyinin altındaki bir damarın enflamasyonu)

    - Arteriel tromboz

    (Derinin iyice altında yer alan bir damarın trombozu;

    bunun sonucunda kanın pıhtılaşması)

    - Epididimit (testisin üzzerinde yer alan epididim'in iltihabı)

    - Arterial oklüzyon

    - Merkezi sinir sisteminin tutulumu

    (harekette veya konuşmada güçlük yaşanması gibi bulgular)

    - Şiddetli baş ve boyun ağrısı (aseptik menenjit ihtimali)

    - Eklem ağrıları veya artirit

    - Hastanın ailesinde de Behçet Hastalığının olması

    Bunların yanısıra aynı zamanda aşırı yorgunluk hissedilebilir; yorgunluk bir çok bağışıklık sistemi hastalığında olduğu gibi hastalığın bulgularını ağırlaştırabilir.

    TEŞHİSTE KULLANILAN TESTLER :

    Günümüzde Behçet hastalığı için kabul görmüş tek test paterji testidir. Steril saline çözültesinin deri altına enjekte edilmesinden

    24-48 saat sonra bir papül yada püstül oluşması testin pozitifolduğunu gösterir. Testin sağlıklı olması için paterji testinin

    aktif Behçet semptomları görüldüğü zaman yapılması gerekir. Yine de aktif semptomlar görülmesine rağmen paterji testinin sonucu pozitif olmayabilir. Paterji testinin pozitif çıkması tek başına Behçet teşhisi konması için yeterli değildir ve mutlaka diğer

    belirtilerle birlikte değerlendirilmelidir. Test negatif çıksa bile, bir çok Behçet hastasında enfeksiyon sahasında enflamasyon

    reaksiyonu görülebilir. Teşhis için kullanılan bir başka araç ise kan alınarak bakılan hastanın HLA doku tipinin araştırılmasıdır. Bazı HLA doku tipleri Behçet hastalarında daha sık görülmektedir. Bu tipler HLA-B5 ve HLA-51 dir (ve diğer çok görülen alt gruplar); fakat Behçet teşhisi konmasıiçin bu HLA tiplerinin olması şart değildir. Yeni yapılan çalışmalar MICA geninin (A6 allele) teşhis için HLA doku tiplerin daha da yararlı olduğunu ortaya koymuştur.

    Şu an için Behçet teşhisi için özgül olarak kullanılan bir laboratuvar testi yoktur. Rutin (her hastaya yapılan) tahlillerden Sedimantasyon (kanın çökme hızı) bazı hastalarda hastalığın alevlendiği dönemlerde artmaktadır fakat bu durum tüm hastalar için genellenemez. Bazı enzim düzeyleri de değişikliğe uğramaktadır. Bir çok hastanın test sonuçları gayet normal çıksa da hastada ağır semptomlar görülebilir.

    NEDENLERİ :

    Behçet hastalığının kesin ve belirlenmiş bir nedeni henüz bulunamamıştır. Ancak bir çok uzman hastalığa yatkın insanlarda hastalığı başlatan (daha doğrusu tetikleyen) bir dış etki ya da virüslerden şüphelenmektedir.

    TEDAVİ :

    Hastalığın şu anda kesin bir tedavisi yoktur fakat çeşitli semptomları iyileştirmek için tedaviler bulunmaktadır. Örneğin ağızda çıkan yaraları iyileştirmek için kullanılan merhemler gibi. Siklofosfamid, Klorambusil, Azotiopirin gibi bazı immunosupressif (bağışıklığı baskılayıcı) ilaçlar tedavide denense de toksik (zehirli) etkileri nedeniyle devamlı kullanılamazlar.Behçet Hastalığına Karşı Takınılacak Genel Tavır...

    Behçet hastalığı teşhisi konmuş konmuş kişiler yaşamlarının artık normal olmayacağı kaygısına kapılırlar. Hastalığınızın şiddetine yaşamınız eskisine göre muhakkakki farklı olacaktır fakat birçok insan iş ve aile yaşamlarını azalmış olsa da devam ettirmektedirler.

    Behçet hastalığı geleceği belirsiz bir hastalıktır ve semptomların ne şekilde gelişeceğine dair kesin bir şema yoktur. Hastalık bağışıklık sisteminizi fazlası ile etkin hale getirir bu nedenle bağışıklık sisteminizi güçlendiren şifalı otları almayın çünkü semptomlarınızı daha da kötü yapabilir. Bazı hastalarda ciddi göz ve merkezi sinir sistemi tutulması hiç görülmeyebilir. Behçet hastalığında kesin olan tek şey hastalığın çeşitli şiddetlerdeki dönemsel “alevlenme” lerle kendini göstermesidir. Semptomların görülmediği ve süresi bir kaç günden bir kaç aya kadar uzayan dinginlik dönemlerini süresi yine çok uzun yada kısa olabilen alevlenme dönemleri takip eder. Bazı hastalarda kendiliğinden iyilişme bile görülmektedir. Sonuç olarak hastalığın gelecekte nasıl bir seyir izleyeceğini söylemek imkansızdır fakat genellikle ilerleyen yaşla birlikte görülen genel eğilim semptomların şiddetinin azalması yada ortadan kaybolmasıdır.

    Vücudunuzu dinlemeyi öğrenin ve gelmekte olan bir alevlenme dönemini yada hastalığın atak yapma sinyallerini dikkate alın. Eğer mümkünse fiziksel ve zihinsel aktivite düzeyinizi azaltın ve dinlenme sürelerini artırın. Bu dönemlerde vücudunuzu zorlamayın. Fiziksel ve duygusal stres bir çok hastada hastalığı alevlendiren bir tetik görevi görmektedir. Stresin kötü (işten atılma, bir yakının ölümü) yada iyi (evlilik yada buna benzer bir olumlu gelişme) olması farketmez, sonuçta her ikiside sağlığınız üzerinde aynı etkiyi yaratacaktır. Bazı hastalarda belli mevsimler kötü geçmekte, bazılarında ise aşırı soğuk yada sıcak hastalık üzerinde olumsuz etki göstermektedir. Hastalık pek sık görülmediği için kendinizi yalnız hissedebilirsiniz. Behçet hastalığının yol açtığı rahatsızlıkların çoğu dahili olduğu için dışardan gayet sağlıklı görünebilirsiniz. Bir çok insan probleminizi anlamayabilirler.Tedavi ve İlaçlar

    Behçet hastalığını kesin olarak tedavi eden bir ilaç şu an için yoktur. Herkesin belli bir ilaca olan tepkisi farklıdır. Kiminde etkili olan bir başkasında hiç etkili olmayabilir. Örneğin colchicine bazı hastalarda ağız yaralarına yardımcı olurken bazılarında ishal yada mide ağrısı gibi yan etkiler gösterebilmektedir. Uygun ilaç kombinasyonlarını bulmak için deneme-yanılma metodu kullanmak gerekebilir. Behçet hastalığında, keskin olmayan Trental (ülserasyonda, yorgunluk ve eklem ağrılarında yararlıdır), (ABDA'nın sayfasına bakabilirsiniz), prednisone gibi anti-enflamasyon steroidlerden, imuran ve cytoxan, leukeran ve methrotrexate gibi bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlara kadar değişik ilaçlar kullanılmaktadır. Cyclosporine (organ nakillerinde nakledilen organın vücut tarafından reddedilmemesi için bağışıklık sistemi baskılayan bir ilaç) göz tutulmalarında (üveit) tedavisinde ve Thalidomide ise şiddetli ülserasyonlarda kullanılmaktadır. Şiddetli baş ağrılarının tedavisi için ağrıyı azaltan narkotik yapışkan bantlar veya Imitrex yada Toradol gibi ilaçların ağız yada enjeksiyon yolu ile alınması gerekebilir. Prednisone kullanımı nedeniyle meydana gelen mide ağrıları ve kemik kaybı için yan tedaviler mevcuttur. İlacın etkisi ve yan etkisi arasında dikkatli bir fayda/zarar analizi yapmak gerekir.

    Şu an için bir çok araştırma yapılmaktadır. İngilterede şiddetli vakalar için CAMPATH tedavisinin klinik deneyleri ümit vericidir.
    Alıntı Alıntı

  6. #6
    TÜЯK-TЄΛΜ Konuyu Başlatan KIBAR FEYZO - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    12.485
    Konular
    1699
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    1.112
    Miyozitler
    Miyozitler, genel olarak oldukça nadir görülen bir hastalık grubudur. Polimiyozit (Dermatomiyozit) tanımlaması: kronik, nedeni belli olmayan, inflamatuar kas hastalıkları için kullanılır. Etken, bir mikroorganizma olarak biliniyorsa (infeksiyöz miyozit); adlandırma etkene ve klinik farklılıklar nedeniyle aynı zamanda kliniğe göre yapılır. Örneğin: Grup A streptokokal nekrotizan miyozit, klostridial myonekrozis (gazlı gangren) gibi...

    PİYOMİYOZİT (PRİMER KAS ABSESİ )

    Tanım ve klinik bulgular : Pyomiyozit kasın herhangibir penetran travma veya vaskuler bozukluk olmaksızın meydana gelen akut bakteriyel bir infeksiyonudur. Genellikle tropikal ülkelerde görülmesi nedeniyle "tropikal miyozitis" olarak da adlandırılır. Nadir bir hastalık olmasına rağmen, son yıllarda ılıman kuşakta bir artış dikkati çekmektedir . Artış muhtemelen immün direnç kırıklığı olan hastaların artışı yanında, tanı yöntemlerindeki gelişmelerle de ilgilidir.

    Piyomiyozit en sıklıkla kuadriseps kasını tutar.Genellikle soliter abse şeklindedir.Ancak % 40 olguda çok sayıda abse şeklinde görülebilir. Başlangıçta lokal ağrı, endurasyon, ateş olup ESR artışı ve lökositoz saptanır. Bu esnada infekte kasın aspirasyonunda püy gelmez. İnfeksiyonun deri yüzeyine göre derinde oluşu nedeniyle eritem her zaman beklenen bir bulgu değildir. Bu dönemde infeksiyon akla gelmeyebilir. Olayın ilerlemesi ile genellikle 2. haftada kasta püy toplanması ortaya çıkar. Ateş, ağrı ve ödem vardır. Deri sıcaktır.Genellikle eritem yoktur. Son aşamada ise lokal bulgu olarak eritem, hassasiyet, fluktuans dikkati çeker ve bakteriyemi, sepsis ile çeşitli organların tutulumu vardır. Kasın stafilokoksik infeksiyonlarında olaya toksik şokun eşlik ettiği olgularda bildirilmiştir.
    Olguların %20-50'si hastalık öncesi künt bir travmadan aşırı egzersizden söz etmektedir.

    Etyoloji : Etken % 95 olguda Staphylococcus aureus'dur. Kuzey Amerika ülkelerinde ise bu oran %75 tir. Diğer gram pozitif bakteriler (streptokoklar), gram negatif enterik basiller ve nadiren Neisseria gonorrhoea ve Haemaphilus influenzae etken olabilmektedir. Anae
    rob bakteriler, mikobakteriler, funguslar da immün yetmezlik durumlarında etken olabilmektedirler .

    Tanı : Lokal kas ağrısı, ateş ve lökositoz özellikle immun yetmezlikte piyomiyoziti akla getirir. Kan kültüründe tropikal bölgelerde % 20-30 civarında üreme olurken bu oran ılıman iklimde % 5 civarındadır. Endurasyon veya fluktuasyon olan kas bölgesinden püy aspirasyonu ve kültür ile tanı konabilir. Serum kas enzimleri düzeyleri normal veya artmış bulunabilir. MR ( magnetic rezonans) ve CT (komputerize tomografi ) erken tanı için yardımcıdır .

    Ayırıcı tanıda osteomiyelit, septik artrit, apendisit, divertikülit, kas hematomu, sellülit, sarkoma, tromboflebit akla gelebilir. Karın kasları tutulduğunda apendisit, hepatit, abdominal perforasyon; psoas kası tutulduğunda renal abse, renal kolik, vertebral osteomiyeliti taklit edebilir.

    Tedavi : Absenin ultrasonografi yardımı ile drenajı ve antibiyotik tedavisi tedavinin esasını oluşturur. Fluktuasyon öncesi dönemdeki tedavide sadece antibiyotik yeterli olabilir. Ampirik antibiyotik seçiminde drenaj örneğinden yapılan direkt preparat yol gösterici olabilir. Başlangıç tedavisinde genellikle stafilokoklara etkili bir ilaç, gram-negatif basil ve ilgili bir ipucu varsa aminoglikozit kullanılır. Streptokok izole edildiğinde penisilin G tercih edilmelidir. Uygun antibiyotik tedavisine rağmen ateşin devamı, drene edilmemiş bir diğer süpüratif odağı akla getirmelidir. Özellikle ön tibial bölgede kompartıman sendromu söz konusu ise drenaj yanında fasiotomi ve debridman gerekebilir.
    Alıntı Alıntı

  7. #7
    TÜЯK-TЄΛΜ Konuyu Başlatan KIBAR FEYZO - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    12.485
    Konular
    1699
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    1.112
    BAKTERİYEL MİYOZİTLER

    Grup-A- Streptokokal Nekrotizan Miyozitis
    A grubu streptokoklar fulminant seyirli bir miyozite neden olurlar ( perakut streptokokal piyomiyozit, streptokokal nekrotizan miyozit, streptokokal gangrenöz miyozit) Miyozite, nekrotizan fasiit ile birlikte toksik şok benzeri bir tablo eşlik edebilir. Son yıllarda bu tür vakaların artmış olması dikkatleri bu konu üstüne çekmiştir. Ateş, ağrı, ödem bazen deri üstünde eritamatöz, bazen peteşi ve veziküllü lezyonlar görülebilir. Farenjit ve tonsillit olaya eşlik etmeyebilir. Başlıca laboratuvar bulguları lökositoz ve serum kreatin fosfakinaz artışıdır. Klinik olarak streptokokal nekrotizan fasiit ve spontan klostridial myonekrozisten ayırımı güç olabilir. Dokuda gaz saptanması spontan klostridial miyonekrozis ayırıcı tanısını yapmada yardımcı olabilir. Ultrasonografi, CT ve MR tanıda yardımcı olur.Tedavi fasiyotomi, nekrotik dokunun cerrahi debridmanı ve penisilin başta olmak üzere yüksek doz antibiotik tedavisini kapsar. Penisilin G her 3 veya 4 saate 2 milyon i.v olarak , klindamisin 6-8 saattebir 600 mg i.v. olarak kullanılır. Antibiyotiğe ne kadar erken başlanırsa sonuç o kadar iyidir. Ancak mortalite % 80 gibi yüksek bir değerdedir .

    Gazlı Gangren (Klostridial Myonekrozis)
    Gazlı gangren Clostridium perfringens vediğer Clostridium türlerinin toksinleri ile yol açtıkları hızla ilerleyen hayati tehlikesi yüksek bir infeksiyondur.Post travmatik olarak kirli penetran bir yaralanma sonucu meydana gelebileceği gibi, barsak veya safra kesesi ile ilgili bir cerrahi müdahale sonunda veya kriminal abortus ile gelişebilir. Çok nadiren parenteral tedavi (intramuskuler epinefrin tedavisi) sonrasında gelişen olgular bildirilmiştir. Granulostopenik bir hastada basit bir venöz girişim bölgesinde gelişen ağır bir olgu bildirilmiştir. Spontan (nontravmatik) gazlı gangren ise bazı gastrointestinal hastalıkların(kolon kanseri, divertikülit, barsak infarktı, nekrotizan enterokolit, volvulus) varlığında,lösemi, lenfoma, radyoterapi, kemoterapi ve nötropeni olan diğer durumlarda gelişebilen bir klinik tablodur. Etken daha çok Clostridium septicum dur.

    Nonklostridyal (Krepitan) Miyozit
    Clostridium türleri dışında diğer bazı bakterilerin (Anaerob streptokoklar, Clostridium dışındaki diğer anaeroblar ve Aeromonas hydrophila) oluşturduğu bir miyonekrozis tablosudur. Etken çok nadiren de Klebsiella (Diyabet mellitusda), Proteus türleri ve Bacillus Cereus (Arteriyel graft trombozunda) olabilir .
    Alıntı Alıntı

  8. #8
    TÜЯK-TЄΛΜ Konuyu Başlatan KIBAR FEYZO - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    12.485
    Konular
    1699
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    1.112
    Anaerobik streptokokal miyonekrozis
    Klinik olarak ödem ve seropürülan bir akıntı vardır. Gazlı gangrende olduğu gibi gaz ve kötü koku saptanabilir. Ancak ağrının daha geç bir dönemde ortaya çıkması, deride eritem bulgusu, kasın uyarıya cevap vermesi gibi farklılıklar gazlı gangrenden ayırmaya yardımcı olur.Ayrıca eksudada bol lökosit ve gram pozitif kokların saptanması ile ayırıcı tanı yapılır. İnfeksiyon etkeni olarak genellikle streptokoklar ve stafilokoklar birlikte saptanır. Bacillus subtilis de olaya eklenebilir. Tedavi yüksek doz penisilin ve gerekiyorsa antistafilokokal etkili bir antimikrobiyalin kullanımını ve cerrahi debridmanı kapsar Sinerjistik nonklostridyal anaerobik miyonekrozis: Sinerjistik nekrotizan selülit olarak da bilinen bu infeksiyon deri, subkutanöz doku, fasya ve kas tutulumu ile seyreden ağır bir tablodur. Kültürlerde en sık saptanan bakteriler Bacteroides türleri ve anaerop streptokoklar ile gram negatif enterik basillerdir. Tedavi bu etkenlere yönelik antibiyotik kombinasyonlarını ve cerrahiyi içerir .

    İnfekte vaskuler gangren Bu infeksiyonun en sık nedeni diyabet mellitusda görülen arteriyel yetmezlikdir. Etken mikroorganizmalar Bacteroides, Proteus türleri ve anaerop streptokoklardır. Gaz oluşumu ve kötü koku olabilir. Arteriyel graft trombozu ile Bacillus cereus un etken olduğu krepitasyonla seyreden bir miyonekrozis gelişebilir.

    Aeromonas hydrophila miyonekrozisi
    Tatlı su ortamındaki balık veya başka bir su canlısı tarafından oluşturulan penetran yaralanmalar sonunda geliştiği bildirilen ve gazlı gangreni taklit eden bir tablodur. Bakteriyemi gelişebilir. Aeromonas hydrophila nın duyarlı olduğu bir antibiyotiğe ek olarak cerrahi debridman yapılır .
    Alıntı Alıntı

  9. #9
    TÜЯK-TЄΛΜ Konuyu Başlatan KIBAR FEYZO - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    12.485
    Konular
    1699
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    1.112
    Psoas absesi

    Tanım ve klinik bulgular : Psoas absesi genellikle çevredeki intraabdominal veya vertebral osteomiyelit gibi bir infeksiyondan kaynaklanan psoas kası fasyası ile sınırlı bir infeksiyondur. Ancak daha çok çocuklarda olmak üzere seyrek olarak hematojen yolla olluşabilir. Nadiren infeksiyon psoas kası ile sınırlı kalmayıp kalça ve uyluk istikametinde yayılablir. Başlıca klinik bulgular karın, sırt,kalça veya dizde ağrı; yürüme zorluğudur. Kasıkta yumuşak kitle ele gelebilir.

    Etiyoloji : Psoas absesinde etken bakteri hastalığın kaynağı ile ilgilidir. Vertebral osteomiyelite sekonder ise etken Staphylococcus aureus veya Mycobacterium tuberculosis dir.İntestinal infeksiyon sonrası gelişmiş psoas absesinde ise aerobik ve anaerobik barsak florası etken olabilir. Çocuklarda hematojen yolla oluşan psoas absesinde etken Staphylococcus aureus dur.

    Tanı : Tanıda radyolojik incelemede kalsifikasyon görülmesi tüberkülozu düşündürür. Tanıda diğer görüntüleme yöntemleri de kullanılabilir. Bunların içinde CT daha erken dönemde tanıya yardımcı olması ve daha duyarlı olması nedeniyle öncelikle kullanılır. Kültür için CT eşliğinde iğne aspirasyonu yapılır. Cerrahi drenaj sırasında da CT yardımcı olur.
    Alıntı Alıntı

  10. #10
    TÜЯK-TЄΛΜ Konuyu Başlatan KIBAR FEYZO - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    12.485
    Konular
    1699
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    1.112
    Tedavi : Tedavi antibiyotik tedavisi ve cerrahi drenajdır. Başlangıç antibiyotik seçimi infeksiyonun orijinine göre yapılır .


    VİRAL MİYOZİTLER

    İnfluenza :
    Kas ağrıları İnfluenzada sık görülen bir bulgudur. Ağrı alt ekstremitelerde daha belirgin olup gastroknemius ve soleus kaslarında hassasiyet saptanır. Düzelme döneminde ortaya çıkan bulgular bir hafta içinde düzelir.Daha çok İnfluenza B de ve çocuklarda olmak üzere gerek İnfluenza A gerek İnfluenza B de miyozit ve miyoglobinüri saptanabilir (9). Alt ekstremite kaslarında ağrıya hassasiyet eşlik edebilir ve ödem görülebilir. Derin tendon refleksleri (DTR) ve kas kuvveti normaldir. Ancak belirgin bir yürüme zorluğu vardır. Aldolaz ve kreatinfosfakinazda hafif bir artış olabilir. İnfluenzada miyozitin direkt viral invazyonla mı yoksa, immunolojik bir cevapla mı meydana geldiği kesin değildir. Bir olguda kasta İnfluenza A izole edilmiştir (10).

    Enterovirus Miyoziti :
    Her ne kadar virolojik olarak kanıtlanamamışsa da enterovirusların miyozit yaptığı bir çok olguda rapor edilmiştir. Coxsackivirus A9, Grup-B Coxsackivirus tip 2 ve 6, Echovirus 9 un yaptığı gerek lokal gerek generalize miyozitler immün floresan yöntemiyle antijen gösterilerek tanımlanmışlardır. Bu olgularda ateş, üşüme, titreme, halsizlik, hipotermi, kaslarda hassasiyet, ödem belli başlı klinik bulgulardır. Miyoglobinemi, miyoglobinüri ve kreatin fosfakinaz artışı belli başlı laboratuvar bulgularıdır. Düzelme hızlıdır.

    Akut Plörodinia sendromu Grup B Coxsackivirus larla meydana gelen ateş, şiddetli göğüs ağrısı ile seyreden göğüs ve abdominal kasların lokalize miyozit tablosudur. Hareket ve solunumla özellikle göğüste artan ağrı belli başlı bulgudur. Karın ağrısı da tabloya eşlik edebilir.
    Alıntı Alıntı

  11. #11
    TÜЯK-TЄΛΜ Konuyu Başlatan KIBAR FEYZO - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    12.485
    Konular
    1699
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    1.112
    FUNGAL MİYOZİTLER

    Fungal miyositler nadiren ve daha çok immün yetmezliği olan hastalarda yaygın fungal infeksiyon sırasında görülür. Çoğu kez postmortem çalışmalarla saptanır.

    Kandida Miyoziti :
    Son yıllarda daha çok nötropenik hastalarda olmak üzere saptanmıştır. Tutulan kasın biyopsisinde kandida görülebilir. Genellikle kas tutulumu yaygındır. Ancak abse oluşumu da mümkündür.
    Alıntı Alıntı

  12. #12
    TÜЯK-TЄΛΜ Konuyu Başlatan KIBAR FEYZO - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    12.485
    Konular
    1699
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    1.112
    PARAZİTER MİYOZİTLER

    Toksoplazma miyoziti :
    HIV infekte hastaların % 4 ünde nöromuskuler semptomlarla ortaya çıkan miyozit olgularında kastan izolasyonun yapıldığı olgular bildirilmiştir . AİDS dışı immun yetmezlikli hastalarda da bildirilmiş olgular vardır. Başlıca klinik bulgular: myalji, kas zayıflığı, ödem, fasikülasyonlar olup; biopside interstisiel miyozit kas lifleri destrüksüyonu ve psödokistlerin görülmesi belli başlı bulgulardır.

    Trişinoz :
    Trişinoz esas olarak domuzların infeksiyon kaynağı olduğu bir hastalıktır. Etken genellikle Trichinella spiralis tir. Ateş, miyozit, periorbital ödem ve eozinofili başlıca bulgulardır. Tanısı için nonspesifik serolojik testler yanında gastroknemius kası biyopsisi önerilmektedir. Eozinofilik miyalji sendromu ile ayırıcı tanısı yapılmalıdır. Tedavi için benzimidazol türevleri kullanılır.

    Sistiserkozis :
    Kas tutulumunun seyrek olduğu bir hastalıktır. Ateş, kas hassasiyeti ve eozinofili saptanır. Röntgende kasta ( yumuşak dokuda) kalsifiye kistler, nörolojik bulgularla birlikte görülebilir.


    DİĞER İNFEKSİYONLARLA BİRLİKTE GÖRÜLEN KAS DEJENERASYONU
    Miyalji şeklinde kas tutulumu sistemik infeksiyonların seyrinde sık görülen bir durumdur. Kas katabolizmasındaki artış kas zayıflığı ile kendini gösterir ve bu olayda konak cevabının ve özellikle sitokinlerin rolü vardır. Bazı infeksiyonlarda ise infeksiyonu takiben rabdomiyolizis ve miyoglobinüri gelişebilmektedir. Bu olayın gözlendiği başlıca infeksiyonlar olarak İnfluenza A, Lejyoner hastalığı, Weil hastalığı, Coxsackivirus, Epstein-Barr virus, adenovirus infeksiyonları bildirilmiştir. Bu hastalıklarda tabloya kas güçsüzlüğü, ödem, hassasiyet gibi bulgular
    Alıntı Alıntı

  13. #13
    TÜЯK-TЄΛΜ Konuyu Başlatan KIBAR FEYZO - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    12.485
    Konular
    1699
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    1.112
    Polimiyozit
    Kas dokusunda inflamasyon ve kas lifi hasarına yol açan otoimmün bir hastalıktır. Viral nedenlerin ve genetik yatkınlığın hastalığın oluşumunda etken olduğu söylenmektedir.

    Her yaşta ortaya çıkabilir fakat sıklıkla çocukluk çağı ve orta yaşlarda görülür. İnsidansı 100 000' de 5-10' dur. Kadınlar hastalığa daha fazla yakalanmaktadır. Hastalığın şiddeti olgudan olguya değişir.

    Semptomlar akut veya subakut başlar. Boyun kasları, ekstremitelerin proksimal kasları ve kuşak kaslarında tutulum belirgindir. Hastalar başını dik tutmakta, saçını taramakta, kollarını kaldırmakta, oturduğu yerden kalkmakta, merdiven çıkmakta zorlanır. Farenjeal kasların tutulumuna bağlı yutma güçlüğü olabilir. Tutulan kaslarda ağrı (myalji) vardır ve dokunmakla hassastırlar. Solunum güçlüğü olabilir. artralji, Raynaud fenomeni, malazi, kilo kaybı ortaya çıkabilir. Dermatomyozitte polimyozit semptomlarına ek olarak yüzde, burun etrafında, elde eritematöz döküntüler vardır. Yanısıra polimyozit ile dermatomyozitin otoimmün patolojisi farklıdır.

    Polimyozit skleroderma, lupus eritematosus, romatoid artrit, Sjogren sendromu gibi kollajen doku hastalıkları seyrinde ortaya çıkabilir. Dermatomyozitle kanser arasında da bir ilişki vardır. Dermatomyozitli hastaların %30' unda kanser saptanmıştır.

    CK düzeyi yüksek bulunur. Akut dönemde sedimantasyon artmıştır ve myoglobinüri saptanır. EMG' de myojenik ünit değişiklikleri ve spontan aktivite (fibrilasyon, pozitif keskin) belirlenir. Kas biyopsinde perivasküler inflamatuvar değişiklikler ve kas lifi dejenerasyonu görülür.

    Tedavi edilebilir bir kas hastalığı olduğu için diğer kas hastalıklarından ayrılmalıdır. Ayırıcı tanıda kas distrofileri, myastenia gravis, kollajen doku hastalıkları ve diğer inflamatuvar ve toksik kas hastalıkları düşünülmelidir.

    Tedavisinde immün sistemi baskılayan ilaçlar kullanılır. Steroidler ilk seçenektir. Prednisolon günlük 60-80 mg dozunda başlanır ve semptomlarda gerileme olana kadar bu dozda devam edilir. Daha sonra tedricen doz azaltılarak, semptomların baskı altında tutulduğu en az dozda tedaviye 1. 5-2 sene devam edilir. Azothioprin ve methotreksat gibi sitotoksik ilaçlar diğer seçenek ilaçlardır. Plazmaferez, immünglobulin ve radyasyon tedavisi de denenmektedir.
    Alıntı Alıntı

  14. #14
    TÜЯK-TЄΛΜ Konuyu Başlatan KIBAR FEYZO - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    12.485
    Konular
    1699
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    1.112
    Raynaud Fenomeni
    Raynaud (Reyno) Fenomeni soğukta özellikle ellerde sararma, morarma ve kızarma ile karakterize bir lokal arteriel dolaşım bozukluğudur. Bu bulgular Raynaud için karakteristiktir ve tanı için başka bir tahlile gerek yoktur, fakat Doppler ile de teyid edilebilirse de pratikte pek kullanılmamaktadır. ( Raynaud Hastalığı)

    Bu bulgular tek başına mevcutsa hastalık Raynaud "Fenomeni" adını alır. Başka bir hastalık da eşlik ediyorsa, buna da Raynaud "Sendromu" denir. Sendromda özellikle bağ dokusu hastalıkları (romatizmal hastalıklar) (skleroderma, SLE, ara sendrom, dermatomyozit-polimyozit,romatoid artrit) eşlik eder. En sık (%90) eşlik eden hastalık skleroderma'dır.

    Olay sadece fenomen ise korkacak birşey yoktur, tedavisi de yoktur; sadece soğuktan korunmak gerekir. Bu hastaların ılıman iklimde yaşaması gerekmektedir. Sendrom ise (eşlik eden romatizmal hastalığın) mutlaka tedavisinin yapılmasıgerekir.

    Sendrom olup olmadığını anlamak için de eşlik eden bir romatizmal hastalığın olup olmadığının tahlillerle araştırılması gerekmektedir Bu hastalıkta soğuktan kaçınmalı, stresten mümkün olduğunca uzak durmalıdır, sigara kullanmamalıdır. Gerekirse medikal tedavi uygulanır. Soğuğa çıkmadan önce cilde nitrogliserin içeren merhem sürülür. Kalsiyum kanal bloker ve bazı alfa blloker ilaçlar da yararlı olmaktadır.
    Alıntı Alıntı

  15. #15
    TÜЯK-TЄΛΜ Konuyu Başlatan KIBAR FEYZO - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    12.485
    Konular
    1699
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    1.112
    Raynaud Hastalığı
    Raynaud Hastalığı Bölgesel (lokal) kılcal damarların büzülmesi (spazm)ne bağlı olarak özellikle parmaklarda, bazan da burun, dil gibi organlarda aralıklı olarak derinin solukluğu veya morarması ile karekterize olan durum. Sebebi bilinmeyenler en çok görülen şekli olup daha çok sinirli genç kadınlarda görülür. Ayrıca; atardamar tıkanmasına bağlı olarak bağ dokusu hastalıklarına, ilaç zehirlenmelerine, protein metabolizması bozukluklarına bağlı olarak da görülebilir.

    Parmaklarda nöbet nöbet olan solukluk veya morarmalar, soğuğa veya sinir gerginliğine bağlı olarak hızlanır ve artar. Renk değişikliği genellikle üç devrede olur. Önce solukluk, sonra morarma, en sonra da kızarma görülür. Hastalığın aktif devresinde ağrı olması pek sık değildir. Ancak uyuşuklukla birlikte, hissizlik, sızlama veya yanma sıktır.

    Sebebi bilinmeyen Raynaud Hastalığı ikincil olarak meydana gelenlerden, iki taraflı olmasıyla, belirtilerinde hiçbir ilerleme olmaksızın en az iki yıldan beri bulunmasıyla ayrılır.

    Diğer hastalıkların üzerine eklenen tipin tedavisi, altta yatan sebebin tanınıp tedavi edilmesiyle mümkündür. Sebebi bilinmeyenler, vücudu soğuktan koruyarak ve hafif müsekkinler (yatıştırıcılar, sakinleştirici ilaçlar) kullanılarak kontrol edilebilir. Nikotinin damarları büzücü hassasından dolayı bu hastalara sigara yasaktır.
    Alıntı Alıntı

  16. #16
    TÜЯK-TЄΛΜ Konuyu Başlatan KIBAR FEYZO - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    12.485
    Konular
    1699
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    1.112
    Romatizma
    ejeneratif romatizma

    Almanya'nın en ünlü gitaristlerinden Klaus Gerlach, sahneye her çıktığında, haftalardır sağ dizinde oluşan ateş gibi yanmayı unutuyordu. Ancak konserlerin sonlarına doğru bu yanma, dayanılmaz acılara dönüşüyordu. Gerlach, bu acıyı ortadan kaldırmak için ağrı kesicilere ya da alkole saldırıyordu. Ama bu ikisi de midesini harap ediyordu.

    Klaus Gerlach sonunda uzman bir doktorun yolunu tuttu. Yapılan testler sonunda teşhis konuldu: Romatizma. Ancak ağrı kesicilerin dışında romatizma için verilen ilaçların yan etkisi de ünlü gitaristi alabildiğine yıprattı. Son çare olarak akupunkturdan medet uman Gerlach, bundan da bir sonuç alamadı. Bu yüzden müzik kariyerinin zirvesinde müziğe veda etme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.

    Sinsi Hastalık

    Alman Stern Dergisi'nin haberine göre, Klaus Gerlach, bir romatizma hastası olarak yalnız değil. Sadece Almanya'da 13 milyon kişi romatizmanın pençesinde. Bu sinsi ve ağrılı, acılı hastalığın yol açtığı maddi kayıp ise tam 15 milyar mark.

    Uzmanlar tarafından "parmak, dirsek, omuz, diz ve ellerde meydana gelen iltihabın neden olduğu bir hastalık" olarak nitelenen romatizmanın tedavisi için büyük çabalar harcanıyor. ABD'den Almanya'ya kadar pek çok ülke, bu konuda trilyonlar harcıyor.

    Özellikle yeni bulunan ilaçlar, eklem yerlerindeki iltihabı başarıyla yokediyor. Yan etkisi de bulunmayan bu ilaçların seri üretimine ise yakında başlanıyor. Alman romatizma uzmanı Dr. Eva Reinhold Keller, "Sonunda romatizmayı yeneceğiz" diye konuşuyor.

    ABD'nin Rochester Kenti'ndeki ünlü Mayo Kliniği'ndeki araştırmalar sonucu ortaya çıkan bir romatizma ilacı ise kortizondan sonra tıp aleminin bulduğu ikinci mucize ilaç olarak niteleniyor.

    İltihaplanmayı Önleyen İlaç

    ABD ve Almanya'da bulunan yeni romatizma ilaçları, eklem yerlerindeki iltihaplanmayı anında önlüyor. Yeni üretilen TNF Alpha adlı ilaç şu şekilde etkide bulunuyor:

    TNF Alpha eklem içindeki sıvıya enjekte ediliyor.

    TNF direkt olarak eklem derisinde ve kemikte bulunan ve hücreleri tahrip eden enzimlere yöneliyor.

    TNF ayrıca pasif durumda olan, hücreleri korumakla görevli B hücrelerini de harekete geçiriyor.

    Eklemde bulunan koruyucu hücreler yeni TNF'nin yeniden üremesini sağlıyor.

    Romatizma oluşturan enzimler eklem derisi hücresinden, kıkırdaktan ve kemikten atılıyor.

    TNF tüm bunları yaparken organizmaya herhangi bir zarar vermiyor.

    En Çok Parmaklarda

    Çok yaygın bir hastalık olan romatizma, en çok parmak ve el eklemlerinde bulunur. Tüm romatizma hastalarının üçte ikisi ise omuz ve diz ağrılarından şikayetçidir. Romatizmalıların yarısı ise sırtından sorunludur. %1 hasta ise çene ağrıları nedeniyle
    Alıntı Alıntı

  17. #17
    TÜЯK-TЄΛΜ Konuyu Başlatan KIBAR FEYZO - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    12.485
    Konular
    1699
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    1.112
    Romatoid Artrit
    Romatoid artrit kronik bir eklem hastalıktır. Eklemleri simetrik bir şekilde tutar. Zamanla eklemlere kalıcı hasarlar verir ve sakatlıklara yol açabilir.

    Romatoid artrit kötü sonuçları olan ve hafife alınmaması gereken bir hastalıktır. Romatoid artritli kişilerin yaşam kaliteleri ciddi derecede düşer. En sık 35-50 yaşlarında, kadınlarda görülür.

    En çok hangi eklemleri tutar?
    [En çok tutulan eklemler.]

    Romatoid artrit en çok el bileği ve parmaklardaki küçük eklemleri simetrik bir tarzda tutar. Yani hem sağ hem sol el birlikte tutulurlar.

    En sık tutulan eklemler "proksimal interfalangeal eklemler"dir. - bir odaya girmek üzere kapıyı çalarken kapıya vurduğumuz eklem- Romatoid artrit de öncelikle bu eklemle kapımızı çalar. Etkilenen eklemler şişer, ağrır ve kızarır. Zamanla eklemlerde harabiyet başlar. El bileğinin şekli bozulur. Eklemlerin hareket aralığı giderek kısalır ve geri dönüşü olmayan bir şekilde elin fonksiyonları bozulur. El bileği ve parmaklar eski hareketlerini yapamaz hâle gelirler.

    Romatoid artritte omurgalar, diz, ayak bileği eklemleri de tutulur.
    Sabah tutukluğu nedir?

    Sabah kalkınca bir süre eklemlerde tutukluk hissedilmesi ve bir saat sonra açılmasıdır. Romatoid artritin en önemli bulgularından biridir. Sabah tutukluğu, mekanik kökenli değil iltihabi bir eklem hastalığının var olduğu anlamına gelir. Romatoid artrit iltihabi bir eklem hastalığıdır.
    Eklem hasarı dışında nelere yol açar?

    Eklem dışı bulguları da vardır. Örneğin romatoid artrit zemininde yorgunluk, güçsüzlük, iştahsızlıkla birlikte bir takım deri, akciğer, göz bulguları ortaya çıkabilir.
    Romatoid artritin nedeni nedir?

    Hastalığın nedeni bağışıklık sisteminin vücudun sağlıklı eklem dokularına saldırmasıdır. Bunun sebebi hâlâ araştırılmaktadır. İltihap hücreleri eklem yüzeyini örten "sinovyal membran"da birikir ve ekleme hasar verirler. Eklem hasarı ilerledikçe zamanla iltihap bitişikteki kemik dokusuna da sıçrayabilir.

    Genetik yatkınlığı olan kişilerde romatoid artrit daha kolay ortaya çıkmaktadır.
    Nasıl teşhis edilir?

    Romatoid artrit teşhisi için özel bir test yoktur. Klinik değerlendirilmeyle ve muayene bulgularıyla teşhis konulur. Ancak eşlik edebilecek diğer hastalıklar için tahlil gerekli olabilir.

    Görüntüleme yöntemleriyle eklem hasarının derecesi belirlenebilir. Röntgen filmi ve MR istenebilir.
    Tedavisi nasıldır?

    İlk önce hastaya hastalığıyla ilgili eğitim verilir. Fizik tedaviyle birlikte eklemlerini en verimli şekilde kullanması ve günlük yaşam aktivitelerini yapması sağlanır.

    Romatoid artritin ilerlemesini engellemek için bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlar kullanılır. Kortizon ve metotreksattan yeni çıkan biyolojik ilaçlara kadar çok farklı türde ilaç seçenekleri vardır. Tedavi hastalığın derecesine göre belirlenir. Hepsinin yaptığı iş aynıdır: Hastalığın ilerlemesini engellemek.

    Eğitim, yaşam tarzı değişiklikleri ve düzenli ilaç kullanımıyla oldukça başarılı sonuçlar alınmaktadır. Pek çok romatoid artrit hastası hiçbir ağrı duymaksızın veya sakatlık çekmeksizin yaşamlarını rahatça sürdürmektedir. En önemli nokta tedaviyi aksatmamak ve doktorunuzla iyi iletişim kurmaktır.
    Alıntı Alıntı

  18. #18
    TÜЯK-TЄΛΜ Konuyu Başlatan KIBAR FEYZO - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    12.485
    Konular
    1699
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    1.112
    Sistemik Lupus Eritematozus
    Sistemik Lupus Eritematozus (SLE), sebebi bilinmeyen cilt, eklem, böbrek, kalp zarı, akciğer zarı gibi bir çok doku ve organ iltihabına bağlı çok sayıda bulgularla giden, değişik seyir gösteren ve çeşitli bağışıklık sistemi (immünolojik) anormalliklerle karakterize otoimmun, kronik sistemik bir hastalıktır.

    İlk kez 1833’de Fransız dermatologu Biett tarafından hastalık kronik dermatolojik bir rahatsızlık olarak tanımlanmıştır. Lupus terimi, latincede “wolf = kurt” anlamında olup lezyonun dokuyu tahrip edici özelliğini ifade etmektedir. Hastalığın sistemik olduğu 1872 yılında Kaposi tarafından fark edilmiştir. Hastalığın tanısında önemli bir bulgu olan “Lupus hücre” fenomeni 1948 yılında Hargraves tarafından tanımlandı. Daha sonra, otoantikor olan antinükleer faktörün, indirekt immunofloresan yöntemle 1957’de Frio tarafından gösterilmesi, SLE’nin otoimmun hastalık özelliğine ışık tutmuştur.
    Alıntı Alıntı

  19. #19
    TÜЯK-TЄΛΜ Konuyu Başlatan KIBAR FEYZO - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    12.485
    Konular
    1699
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    1.112
    ETİYOPATOGENEZ

    SLE hastalarında immun sistem her yönüyle anormaldir. Bu nedenle SLE patogenezinde hangi defektlerin esas olduğu bilinmemektedir. SLE’nin başlamasında ve devam etmesinde genetik olarak yatkın bireylerde çevresel faktörlerin rolü olduğu düşünülmektedir. Siyah ırkta, uzak doğuda ve Amerikan yerlilerinde, bazı ailelerde SLE sıklığında artma olduğu gösterilmiştir. Eğer bir aile bireyinde SLE varsa, tek yumurta ikizlerinde SLE gelişme riski yaklaşık %30 ve diğer birinci derece akrabalar için %5 artmıştır. Kalıtsal yatkınlık yanında, hasta ailelerinde otoimmun aktiviteyi yansıtan otoantikor pozitifliği ve supressör T hücre fonksiyonunda azalma genetik faktörlerin önemini desteklemektedir.

    Çevresel faktörlerin genetik yatkınlığı olan bireylerde immun düzenlenme bozukluğunu tetikleyerek rol oynadığı düşüncesi ağır basmaktadır. Bu faktörler içerisinde özellikle viruslar, UV ışığı ve ilaçlar sayılabilir.

    Prokainamid, hydralazin, diphenilhydantoin ve isoniazid gibi bazı ilaçlar antinükleer antikor yapımına neden olur ve klinik olarak lupusa benzer tablo görülebilir. Bu durum ilaca bağlı lupus veya lupus benzeri sendrom (lupus like syndrome) olarak bilinir. İnfeksiyöz ajanların çoğu immun stimülasyon ve sitokin üretimine sebep olurlar ve genetik yatkınlığı olan bireylerde lupusun ortaya çıkmasına neden olabilirler. SLE’de viral partiküllerin hücreler içinde görülmesi, antiviral antikorların yüksek olması, viral RNA ile reaksiyon veren anti RNA antikorlarının varlığı virusların rolünü kuvvetlendiren çalışmalardır.
    Alıntı Alıntı

  20. #20
    TÜЯK-TЄΛΜ Konuyu Başlatan KIBAR FEYZO - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07.01.2010
    Mesajlar
    12.485
    Konular
    1699
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    1.112
    SLE’de, doğumsal olarak kompleman proteinlerinin eksiklikleri bulunabilir. Bunlar arasında C2 eksikliği diğerlerinden daha sık görülmektedir. Kompleman eksiklikleri infeksiyonlara hassasiyet oluşturarak hastalığın başlamasında kısmen rol alabilir. Ayrıca tanımlanmış olan otoantikor yığınıyla, B hücre (antikor yapan hücre) hiperaktivitesinin SLE patogenezinde esas olduğu sürpriz oluşturmayacaktır.

    Otoantikor aracılığı ile hastalık gelişmesinde iyi bilinen mekanizma, antijen antikor komplekslerinin dokularda depolanmasıdır. Depolanmalar özellikle damarlarda ve böbrekteki glomerüllerde gösterilmiştir. Hücre içi proteinlere ve nükleik asitlere karşı gelişen otoantikorlar ölü hücrelerden açığa çıkan antijenlere bağlanarak dolaşan immun kompleksleri oluştururlar. Antijen hakkındaki bilgilerimiz sınırlıdır ancak antikorun tipi sıklıkla IgG’dir. Immun komplekslerin dokularda depolanması kompleman aktivasyonuna ve iltihabi cevaba neden olur. Komplemanın C3a ve C5a komponentleri aracılığıyla iltihabi hücreler aktive olur, inflamatuar mediatörler salar, pıhtılaşma hücrelerinin aktivasyonu küçük pıhtı oluşumuna yol açar, reaktif oksijen metabolitlerinin üretimi, hidrolitik enzimlerin ve sitokinlerin salınımı direkt doku hasarına sebep olur. İmmun komplekslerin daimi varlığı, doku hasarının kronik olmasına yol açar. Klinik olarak damar iltihabı, kalp zarı iltihabı, akciğer zarı iltihabı, deri lezyonları ve böbrek iltihabı ile sonuçlanır. iltihaptan etkilenen organlarda skar oluşumu, fonksiyon kaybı görülür.

    SLE gelişmesinde kadın cinsiyeti de önemli bir risk faktörüdür. SLE’li hastalar ve lupuslu fare modellerinde gösterilen östrojen (kadınlık hormonu) ve androjen (erkeklil hormonu) metabolizmasındaki anormallikler, özellikle östrojenin patogenezdeki önemli rolü artık günümüzde ortaya çıkarılmıştır.
    Alıntı Alıntı

Sayfa 1/2 12 SonSon

Bu Konudaki Etiketler

Yer imleri

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.0