9 sonuçtan 1 ile 9 arası
  1. #1
    urungu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    24.08.2010
    Mesajlar
    2.825
    Konular
    2345
    Bu Mesajına
    3
    Toplam Teşekkür
    10.693

    Türk’e ruh verenler

    Türk’e ruh verenler (1)





    BAŞLARKEN...
    “Hâşâ Huzurdan Ben Türk’üm’den NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE...
    Osmanlı’da düzenin bozulması, devletin kurucusu olan Türk’ün yönetiminden uzaklaştırılmasıyla başlamıştır. Aslî unsura karşı alınan menfi tavır zamanla öyle bir hal almıştır ki, Türk kendinden utanır hale gelmiştir.
    Kuruluş yıllarında Oğuzhan’ın ahfadı olmakla övünen Osmanlı, zamanla geçmişi bir tarafa bırakarak tarihi Osmanlı’dan başlatmış, bir süre sonra da Türk’ten yabancı bir milletten bahseder gibi bahsetmiş ve hatta küçümseyerek, hor görerek hazin sonunu hazırlamıştır.
    Üzülerek tespit ediyoruz ki, tarihimizde böyle dönemler birkaç defa yaşanmıştır. Göktürkler’in Büyük Başbuğu Bilge Kağan’ın bengü taşlara kazınan vasiyetini her Türk her an hatırlamalı, hayat düsturu olarak benimsemelidir. Büyük atamızın uyarısı boşuna değildir:
    “Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak milleti öylece yaklaştırırmış. Yaklaştırıp konduktan sonra, kötü şeyleri o zaman düşünürmüş. İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş. Bir insan yanılsa kabilesine, milletine, akrabasına kadar barındırmaz imiş. Tatlı sözüne yumuşak ipek kumaşına aldanıp çok çok, Türk milleti öldün, öleceksin!”
    Devlet yönetiminde Türk’ten başkasına güvenilmemesi gerektiğini hatırlatan Türk büyüklerinden biri de Sultan Alparslan’dır.
    Türk oğlu Türk, Anadolu fatihi Alparslan Gazi ile Fars asıllı Veziri Nizamülmülk, aynı görüşü paylaşmaktadırlar. Vezir, yönetimde devletin (Selçuklu) kurucu unsuru Türklere daha fazla yer verilmesini istemektedir. Nizamülmülk, Siyasetnâmesi’nde Sultan Alparslan’ın yönetim anlayışındaki hassasiyetleri konusunda birkaç misal verdikten sonra kendi görüşünü şöyle ifade etmektedir:
    “Aciz bir Yahudi Türklerin işini yürütmek üzere kâhyalığa gelir, lâyik denir. Hırıstiyan gelir, olur denir. Bir ateşperest gelir, beğenilir. Rafizi de, Harici de, Karmati de gelse makbuldür. Çünkü artık gaflet onları mağlup etmiştir. Halbuki onların ne Türklerin dinine saygısı, ne mallarına karşı koruma duygusu, ne de halka merhameti vardır. Devlet kemâle ulaştığı için, halk bu gün duyarlılığını kaybetmiştir. Bendeniz kötü bakışlardan korkuyorum, bu işin nereye ulaşacağını da kestiremiyorum.”
    Nizamülmülk’ün “kestiremediği” sonucu, tarih kaydediyor: Parçalanma ve tarihten silinme!
    Tarihte birçok Türk devletinin gösterdiği zaafa Osmanlı da düşmüş ve zamanla devletin kurucusu Türk, yönetimden dışlanmış ve hatta hor görülür olmuştur. Kuruluş yıllarında “Osman, Ertuğrul oğlusun, Oğuz-Karahan neslisin” diyerek övülen “Türk” adı zamanla “köylü”, “geri kafalı” ve “idraksız” gibi hakaret anlamında bile kullanılır olmuştur.
    Türk’ün hor görülmek, Türkçe’nin unutturulmak istenmesi konuları Türk edebiyatına da yansımıştır. “Türk diline kimseler bakmaz idi” diye yakınanlar olduğu gibi, Türklüğünü bağırıp meydan okuyan ozanlar da vardır.
    “Bağırıyanık Karakoyunlu âşık” olarak tanınan Ercişli Emrah, bakın nasıl meydan okuyor:
    “Man Emrah diyeller Karakoyunnu, Namertler içinde yigit oyunnu, Kaz kimi pısmanıh, erkek boyunu, Biz Türk’ük, Türklükden dermanımız var.”
    Devleti ele geçiren azınlık ve dönme-devşirme takımının şirretliğine bir de dış saldırılar eklenince Türk aydını kendine dönüşünün yolunu aramak zorunda kalmıştır.
    İşte Türkçülük, bu olumsuz şartlarda doğmuştur.
    İlk Türkçülerden kabul edilen Ahmet Vefik Paşa’nın başına gelen ve bugünlere çok benzeyen olaylardan birini hatırlatalım:
    Paşa, Bursa valisidir. Her gün ziyaretine onlarca kişi gelmektedir. Fakat gelenler arasında Türk yoktur. Bir gün çarşı-pazarı gezerken karşılaştığı bir grup insana hangi milletten olduklarını sorar. Aldığı cevap şaşırtıcıdır: Rum, Ermeni, Yahudi ve ilh... arka sıralardan kavruk, başı önünde Paşa’yı takip eden birine seslenir:
    “Sen hangi millettensin?
    Paşa’nın seslendiği gariban, bir Osmanlı valisinin kendisini muhatap alıp soru sorabileceğine ihtimal veremediği için, sağına soluna bakar. Vefik Paşa, sesinin tonunu biraz daha yükselterek sorusunu tekrarlayınca, kahreden cevabı alır:
    ”Hâşâ huzurdan efendim, ben Türk’üm!
    Türkçü Paşa, şaşırıp kalmıştır. Bir Türk, “Türk”üm derken niçin utanır?
    “Ne demek hâşâ huzurdan? Türk olmak utanılacak bir durum mudur? Ben, bu şehrin valisiyim ve Türk’üm. Padişahımız, efendimiz de Türk’tür“ diye kükrer.
    Devleti oluşturan unsurları bir arada tutmak için kendi kimliğinden taviz veren Türk’ün kendine dönmesi uzun zaman almıştır. ”Hâşâ huzurdan Türk‘üm” diyebilme zilletine düşen Türk, bir asır sonra “NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE” noktasına gelmişse, burada Türk’e ruh verenlerin büyük payı vardır ve unutulmamaları gerekir.

    Türk’e adının “Türk”, dilinin “Türkçe” olduğunu hatırlatan Osmanlı Mareşali: Süleyman Paşa

    KİMDİR?

    1838’de İstanbul’da doğdu. Soyu, baba tarafından Bursa’da yatan Emir Sultan Hazretlerine, ana tarafından ise Tosya’da medfun Şeyh Pınar Hazretlerine dayanmaktadır. 1859’da Harbiye’yi bitirerek Teğmen rütbesiyle orduya katılmıştır. 84 defa cepheye giderek kırılması güç bir rekorun sahibi olan Süleyman Paşa 38 yaşında (1876) Mareşalliğe yükselmiştir. Askerliğinin yanında Umur-u Arabiye ve Diniye derslerini de vererek diploma almıştır. 93 Harbinde Rusları Şıpka geçidinde durdurarak “Şıpka Kahramanı” unvanını almıştır. Abdulaziz’in tahttan indirilmesi olayına karıştığı için Sultan Abdulhamit’in nefterini kazanmış olan Paşa, savaşın İstanbul’dan idare edilmesine itiraz ettiği için tutuklanmış, Bağdat’a sürgün edilmiş (1878) ve burada ölmüştür (1892). Türbesi, 1910 yılında, Bağdat Valisi olan Süleyman Nazif tarafından yaptırılmıştır. 1967 yılında Irak’ı ziyaret eden Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Süleyman Paşa’nın kabrini ziyaret ederek Fatiha okumuştur. Kabrin bugün ne halde olduğu bilinmemektedir...

    Ömrü cephelerde geçen, Türk tarihi, Türk dili ve İslamiyet hakkında yazdığı birbirinden değerli eserlerle Türklük şuurunun gelişmesine büyük katkısı olan Süleyman Paşa için, büyük edip ve idareci Süleyman Nazif, “Milliyetimizin Evliyası” diyerek, O’nun büyüklüğünü iki kelime ile özetlemiştir. Paşa’nın kabrini ziyaret edip, Fatiha okuyan ilk ve tek Türk devlet adamı, zamanın Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’dır.

    Şıpka kahramanı
    Osmanlı Devletinin kurucusu olan Türk’e yeni bir ruh verilmesi gerektiğini ilk sezenlerden birisinin üniversitede tarih hocalığı ve idarecilik yapan Ahmet Vefik Paşa olduğunun bilinmesine rağmen, Türk’ün hor görüldüğü acı gerçeğini bütün çıplaklığıyla ortaya koyan kişi, askeri okullar nazırı, büyük asker Şıpka Kahramanı Süleyman Paşa’dır.
    Eb’ulgazi Bahadır Han’ın Şecere-i Türki (Türklerin Şerecesi) adlı kıymetli eserini Doğu Türkçesinden İstanbul Türkçesine aktararak büyük bir hizmet gören A. Vefik Paşa bile, hazırladığı sözlüğe “Lehçei Osmanî” (Osmanlı Lehçesi) adını vermiştir.
    Ahmet Vefik Paşa’nın faaliyet ve hizmetleri Türkçülüğe “başlangıç” kabul edilir. Ancak, Türk’e adının “Türk”, dilinin “Türkçe” olduğunu hatırlatan Askeri Okullar Nazırı, Şıpka Kahramanı Mareşal Süleyman Paşa’dır. A.Vefik Paşa’nın koyduğu esasları yeterli bulmayan Süleyman Paşa, Türk’e yeni bir ruh verebilmek için Türk tarihi, Türk dili ve dinî konularda da eserler yazarak gençliği yetiştirme, halkı irşad etme yolunda büyük hizmetler vermiştir.
    Askeri okul öğrencileri için kaleme aldığı “Tarihî Âlem” (Dünya Tarihi) adlı eserini niçin yazdığını şöyle izah etmektedir:
    “Askeri mekteplerin nezaretine getirilince, bu mekteplere lazım olan kitapların tercümesini uzmanlara havale ettim. Fakat, o sırada tarihe gelince tercüme yoluyla yazdırılamayacağını düşündüm. Avrupada yazılan bütün tarih kitapları ya dinimize, ya milliyetimize (Türklüğümüze) iftiralarla doludur. Bu kitapların hiçbirisi tercüme ettirilip, okutturulamaz. Bu sebebe binaen okullarımızda okunacak tarih kitaplarının yazımını ben üzerime aldım. Meydana getirdiğim bu kitapta hakikate mugayir hiçbir söze tesadüf olunamayacağı gibi, dinimize ve milliyetimize muhalif hiçbir söze de rastgelmek imkânı yoktur.”
    Tarihî Âlem’in bizim için en mühin tarafı, Türk tarihini, Osmanlı’dan değil, Oğuzhan’dan başlatmasıdır.
    Türk’e adının “Türk” olduğunu hatırlatan Süleyman Paşa, yazdığı gramere de “Sarfı Türkî” (Türk Dilbilgisi) adını vererek “Dilde Türkçülük” hareketini başlatmıştır.
    Yazdığı tarih, dil ve edebiyat eserleriyle gençlere Türklük Ruhu aşılamaya çalışan Süleyman Paşa, diğer taraftan da, devrin ünlü kalemlerine mektuplar yazarak “Edebiat-ı Osmanî”, ve “Lisan-ı Osmanî” gibi tabirlerin doğru olmadığını “Türk Dili” ve “Türk Edebiyatı” demek lazım geldiğini anlatmaya çalışması verdiği mücadelenin boyutlarını izah etmektedir.

    Milliyetimizin evliyası
    Türkçü Süleyman Paşa’yı en iyi anlatan, İstanbul işgal edildikten sonra milliyetçilerin safına geçen Süleyman Nazif’tir. Büyük edip Nazif, Bağdat Valisi bulunduğu sırada Paşa’nın mezarını yaptırma büyüklüğünü göstermiş ve hakkında bir kitapçık da yazmıştır. Süleyman Paşa’yı “Milliyetimizin evliyası” olarak gören, O’nun başına gelen felaketlerin “milli bir felaket olduğunu” ifade eden Nazif, Batarya ile Ateş adlı eserinde şöyle demektedir:
    “Sultan Orhan’ın necip evlâdı Süleyman Paşa’dan başka ve ondan sonra Türk çocuklarının hafızalarında şükranla yer alacak Türk ulularından biridir.”
    Bu âlim ve fedakâr Türk’e bir kısım çağdaşları pek çok fenalık etmişti. Korkarım ki gelecekler de nankörce bir unutkanlıkla bu zulümlere ebediyen katılır ve ortak olurlar.




    YARIN: “Türk’ün her şeyi güzeldir ve her şeyden güzeldir” diyen büyük şair MEHMET EMİN YURDAKUL
    Alıntı Alıntı

  2. Teşekkür edenler:

    mustafa (24.08.2011), Fahri1969 (24.08.2011), Yasmin (23.08.2011)

  3. #2
    Konuyu Başlatan urungu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    24.08.2010
    Mesajlar
    2.825
    Konular
    2345
    Bu Mesajına
    3
    Toplam Teşekkür
    10.693

    Cevap: Türk’e ruh verenler

    Türk’e ruh verenler (2)





    “Türk’ün her şeyi güzeldir ve her şeyden güzeldir”
    diyen büyük şair: Mehmet Emin Yurdakul

    KİMDİR?
    1869’da İstanbul’da doğdu. Mülkiye lisesinden sonra memuriyete girdi. İlk eseri 1891’de yayınlandı. Balıkçı olan babasının halk edebiyatına olan düşkünlüğü sebebiyle oğluna okutturup dinlediği Kerem ile Aslı, Âşık Garip, Battal Gazi, Köroğlu ve Namık Kemal’in Evrak-ı Perişan’ı gibi eserlerle çok küçük yaşta tanışıp edebiyatı sevdi. Cemalettin Efganî’nin fikirlerinden etkilendi. İlk şiir kitabını 1899’de “Türkçe Şiirler” adıyla yayınladı.1909’da Bahriye Nazırlığı Müsteşarlığına atandı. 1911’de Türk Ocağı’nın kurucu başkanı oldu. Erzurum Valiliğinden sonra memuriyetten ayrıldı. 1913’te Musul’dan milletvekili seçildi. Balkan Savaşı yıllarında (1912-1913) yazdığı şiirleri Türk Sazı adıyla kitaplaştırdı. Milli Türk Fırkasının kurucular arasında yer aldı. Şebinkarahisar, Urfa ve İstanbul Milletvekili olarak TBMM’de bulundu. 14 Ocak 1944’te vefat etti.


    1897’de Türk-Yunan Savaşı sırasında Selanik’te yazdığı ve “Ben bir Türk’üm, dinim cinsim uludur” diye başlayan Cenge Doğru adlı şiiri, Mehmet Emin Beyi, sadece Osmanlı coğrafyasında değil, bütün Türk dünyasında şöhret etmiştir. Halkı da aydınları da etkileyen şairimizi Mustafa Kemal Paşa, “Milletimizin büyük babası” diyerek selamlamıştır.
    n Hece vezniyle yazdığı şiirlerle Edebiyatta Türkçülüğün öncülerinden ve büyük isimlerinden olan Mehmet Emin Yurdakul’un en önemli özelliği halk içinde yetişmiş, bir halk şairi olmasıdır. Osmanlı dönemi Türk edebiyatında yer alan isimlerin büyük çoğunluğunun “Paşazâde” olmasına karşılık o bir halk çocuğu, milletin evladıdır. Babası ümmi (okur-yazar olmayan) bir balıkçıdır.

    Şevket Süreyya’nın Turan yolculuğu
    Turan’a giderken yolunu şaşırıp Moskova’ya giden Şevket Süreyya Aydemir, hatıralarını yazdığı Suyu Arayan Adam’da bugünkü Ermenistan sınırlarından geçerken, köylü kadınların Mehmet Emin’in şiirlerini terennüm ettiğini duyduğunu ve hayret ettiğini yazar. O tarihlerde bugün “Ermenistan” denilen ülke henüz yoktur; o topraklar Azerbaycan Türkleri ile doludur. Çoğu okur-yazar olmayan, gazete, kitap ve mecmua görmemiş olan bu köylü kadınların, Mehmet Emin Beyin Türkçe Şiirlerini ezbere okumaları, halkımızdaki milli uyanışın göstergesi olarak kabul edilebilir.
    Devrin şartlarına göre iyi bir eğitim almasına rağmen, okullara çok az şey borçlu olduğunu söylese de öğretmenlerine bakarak pek de öyle olmadığını görürüz. Mülkiye Lisesinde yazı öğretmeni olan Lastik Said Bey’in bazı dörtlüklerinin Mehmet Emin Beyi etkilediği sezilir. Meselâ;
    Arapça isteyen Urban’a (Arabistan’a) gitsin/ Acemce isteyen İran’a gitsin/ Frengiler Frengistan’a (Avrupa’ya) gitsin/ Ki biz Türküz, bize Türki gerekir şeklindeki dizelerinden Mehmet Emin Beyin etkilenmediğini düşünmek imkânsızdır.
    Mehmet Emin Beyin’in coğrafya hocası ise, ünlü tarihçi Abdurrahman Şeref Bey’dir.
    Mehmet Emin Beyin Türkçe şiirleri, sadece halkı değil aydın kesimi de tesiri altına almıştır. Mehmet Emin Bey’den etkilenenler arasında Mustafa Kemal de vardır. Şairimiz, Milli Mücadele’ye katılmak üzere Kastamonu-İnebolu’ya ulaştığında Paşa’nın şu telgrafını alır:
    İnebolu’da Milli Şairimiz Mehmet Emin Beyefendiye,
    Türk milliyetseverliğinin ilahi müjdecisi olan şiirleriniz, bugünkü mücadelemizin ruh-u hamasetine ufk-u tulû olmuştur. Teşrifinizden duyduğum memnuniyeti beyan ile sizi milletimizin mübarek babası olarak selamlarım.
    Mehmet Emin Beyin milli şuur kavramını ırk boyutlu dayatmaya mahkûm etmeyen tarzı, manevi değerlere önem veren anlayışı, Türk milletinin nezdinde onun üstün kabul görmesini kolaylaştırmış ve bir halk şairi, sanatçısı mütefekkiri olmasını sağlamıştır. O, Türk milli kültürünün dinî değerlerinden ayrı düşünülemeyeceğini ve Türk milletinin tarihinin bin yılla sınırlandırılamayacağına inanırdı. 1914’te yazdığı Türk Sazı kitabında; “Ben oyum ki, tellerini haykırttığım millî saz/Beş bin yıllık mermerlere, kemiklere can verir diyerek Osmanlı şair ve yazarlarının İslam öncesi çağlarla ilgilenmemesine serzenişte bulunur.
    Mehmet Emin Bey’i Türk dünyasında şöhret eden şiirinin adı Cenge Doğru’dur. Şair, Türk edebiyatının Türklük heyecanıyla terennüm edilen bu şiirini 1897’deki Türk-Yunan Savaşı vesilesiyle yazmış ve Selanik’teki Asır gazetesinde yayınlanmıştır.
    Mehmet Emin Beyin şiirlerinde daima tekrarladığı fikir; “Türk’ün her şeyi güzeldir ve her şeyden güzeldir” ilkesi olmuştur.

    Cenge Doğru
    Ben bir Türküm; dinim, cinsim uludur
    Sinem özüm ateş ile doludur
    İnsan olan vatanının kuludur
    Türk evladı evde durmaz; giderim.
    Yaradan’ın kitabını kaldırtmam
    Osmancığın bayrağını aldırtmam
    Düşmanımı vatanıma saldırtmam
    Tanrı evi viran olmaz; giderim.
    Bu topraklar ecdadımın ocağı
    Evim köyüm hep bu yerin bucağı
    İşte vatan işte Tanrı kucağı
    Ata yurdum evlat bulmaz; giderim..




    YARIN: Diyarbakır’da Türkçülük Meşalesini Yakan Türk Sosyoloji İlminin Kurucusu ZİYA GÖKALP
    Alıntı Alıntı

  4. Teşekkür edenler:

    mustafa (24.08.2011), Fahri1969 (24.08.2011), Yasmin (23.08.2011)

  5. #3
    Konuyu Başlatan urungu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    24.08.2010
    Mesajlar
    2.825
    Konular
    2345
    Bu Mesajına
    3
    Toplam Teşekkür
    10.693

    Cevap: Türk’e ruh verenler

    Türk’e ruh verenler (3)





    Diyarbakır’da Türkçülük Meşalesini Yakan Türk Sosyoloji İlminin Kurucusu: ZİYA GÖKALP
    Günümüzde Türk düşmanlığının merkezi olarak takdim edilmek istenen tarihî Diyarbakır şehri, yakın zamana kadar, Türk kültürünün merkezi konumundaki birkaç beldeden birisi idi. Diyarbakır’da, Selçuklu ve beylikler döneminden kalan eserlerin sayısını alt alta yazsak, bu sayfalar yetmez. Türk sanat tarihinin büyük âlimi Prof. Dr. Oktay Aslanapa, Anadolu’da Büyük Selçuklulara Bağlanan Camiler (Türk Dünyası Tarih Dergisi, Sayı:295) başlıklı makalesinin girişinde şunları kaydeder:
    “Anadolu’daki camilerin ilki olan Diyarbakır Ulu Camii, aslında alışkanlıkla ileri sürüldüğü gibi bir Artuklu yapısı değil, Büyük Selçukluların eseridir. Büyük Selçuklu üslûbunda 484 (109-192) tarihli kufî kitabe, Sultan Melikşah’ın adını taşımaktadır. Planı Şam Emeviye Camii’ne bağlanıyor. Yalnız burada, nefleri ortadan keserek, mihraba doğru uzanan yüksek ve geniş dikey nef, dik ve ahşap çatı ile örtülüdür. Kubbe yoktur. Şam Emevi Camii’ne Kubbe-i Nasr’ı yaptırmış olan Melikşah, Diyarbakır’da aynı planı kubbesiz olarak ve daha sade bir mimarî ile tekrarlamış olmalıdır.”

    Müftüzadeler ailesi
    Türk tarihinde ve kültüründe önemli bir yeri olan Diyarbakır, Osmanlı devletinin yıkılış sürecine direnen merkezlerden olmuştur. Birçok devlet adamı, şair ve âlim yetiştirmiştir. Türk kültürüne hizmet eden Diyarbakırlılardan birisi de Türkçülük meşalesini ilk yakanlardan, Türk sosyoloji ilminin kurucusu Ziya Gökalp’tır.
    Ziya Gökalp’ın dedelerinden bir kaçının müftü olması sebebiyle aile, “Müftüzadeler” olarak tanınır.
    Ziya Gökalp’ın doğduğu 1876 yılında Sultan Abdülhamit Osmanlı tahtına oturmuştur. Kim derdi ki, yıllar sonra, tahta oturduğu yıl Diyarbakır’da doğan ve Mehmet Ziya adı verilen çocuk, bir gün gelecek Sultanın en büyük muhaliflerinden biri olacak? Gerçi bu bakımdan Abdülhamit biraz şanssızdır. Ülke, hürriyet ve meşrutiyet sloganları ile çalkalanmaktadır. Türkçüsü, İslamcısı, Osmanlıcısı ve Batıcısıyla bütün aydınlar, Sultan’ın idaresine karşıdır. Herkes, devletin kendi düşünceleriyle kurtulacağına inanmaktadır.
    Tarihimize “93 Harbi” olarak geçen 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşının aleyhimize sonuçlanması, Rus ordusunun Yeşilköy’e kadar gelmesi; Balkanların büyük bölümü, Kıbrıs, Batum, Kars ve Ardahan’ın elimizden çıkması aydınların moralini iyice bozmuştur.
    Osmanlı’nın çöküş yılları, Ziya Gökalp’ın yetişme dönemidir.
    Mehmet Ziya, Diyarbakır’da başladığı tahsiline İstanbul’da devam eder. Diyarbakır’da iken Malatya Mahkemesi ceza reisliğinden emekli amcası müderris Hacı Hasip Efendi’den Arapça, Farsça ve İslam felsefesi dersleri almış, ufkunu genişletmiştir.
    Mülki İdadide okurken Ahmet Vefik Paşa’nın Lehçeî Osmanî ve Süleyman Paşa’nın Tarihî Âlem (Dünya Tarihi) eserlerini okur ve böylece Türkçülük temayülleri gelişmeye başlar.

    Bunalım yılları
    İstanbul yılları onun için “bunalım yılları”dır. İntihara teşebbüs edecek kadar ruhî sarsıntılar geçirir. Sonunda aradığı mekânı bulur; İttihat ve Terakki Partisi’ne üye olur. Fakat ilmî çalışmalarına ara vermez. İstanbul’da Ziya Beyi şaşırtan telakkilerden birisi de Doğu’dan gelenlere “Kürt”, Karadenizlilere “Laz” denilmesidir. Kimse kendisini “Türk” olarak tanıtmamaktadır. Doğu Anadolu’da Türk ve Kürt topluluklarını incelemeye başlar ve görür ki, Diyarbakır’da konuşulan Türkçe, Azeri ağzının bir koludur. Bu arada kendi ailesini de araştırır: Çermik’ten geldikleri ve Türk oldukları sonucuna varır.
    Osmanlıyı saran yıkım çemberinin giderek daraldığına, Balkan savaşları sonunda inanır. Dünkü vatandaşlarımız birleşerek, kısa sürede Osmanlıyı Balkanlardan atmışlardır! Türk Ordusu, tarihinin en büyük bozgununu yaşamıştır.
    Osmanlı ordusunun zayıflığı bir tarafa, bölünmüşlüğü ümitlerin yavaş yavaş tükenmesine sebep olmaktadır. Subayların çoğunluğu İttihatçı’dır ama karşılarındaki “Halâskâr”lar da azımsanacak gibi değildir. Üstelik bu ikinci grup, yabancılarla işbirliği içindedir.
    Ziya Gökalp, 1912 seçimlerinde Ergani’den Milletvekili seçilir. Bir süre sonra da Merkez-i Umumi üyesi olur. Kuruluşundan itibaren değişik fikirleri savunmuş olan İttihat ve Terakki, Ziya Gökalp’la birlikte “Türkçü” bir karakter kazanmaya başlar.
    İslam âlemini ve Osmanlı devletini parçalamayı hedef alan azınlık milliyetçiliğine karşı bizim de Türk milliyetçiliğini savunmamız gerektiğini partinin lider kadrosuna kabul ettirir. Türk’ün dışındaki bütün unsurlar, artık devletin düşmanıdır.
    Ziya Gökalp ve arkadaşlarının savunduğu Türkçülük-Türk milliyetçiliği fikrine şiddetli karşı olanların başında “siyasal İslamcı” grup gelmektedir. Onlara göre Türkler Türkçülük yaparsa Araplar Arapçılık, Arnavutlar Arnavutçuluk, Kürtler Kürtçülük yapar. Halbuki o yıllarda İstanbul’un her sokağında bir Arap, bir Kürt ve bir Arnavut derneği vardır ve hedefleri kendi milli devletlerini kurmaktır.
    Bugün olduğu gibi bir asır önce de milliyetçilik sadece Türklere yasaklanmıştır!
    İktidardaki İttihat ve Terakki Partisi’nin iki lideri, Talat ve Enver Paşaların desteğini kazanmış olan Ziya Gökalp, Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Paşa’nın da “fikir babası” dır. Yazdığı Türkçülüğün Esasları adlı eseri, Cumhuriyet projesinin temellerini oluşturmuş, Atatürk’ün öldüğü 1938’e kadar devletin Türkçü karakteri muhafaza edilmiştir.
    Yazıları, konferansları ve sohbetleri ile gençleri de etkileyen Ziya Gökalp, Türklüğü savunan müesseselerin kurulmasını sağlar. Bugün de hizmetine devam eden Türk Yurdu dergisi ve Türk Ocakları, Ziya Gökalp gibi birkaç ilim ve fikir adamının öncülüğünde teşekkül etmiştir.

    Malta Mektupları
    Birinci Dünya Savaşından sonra İstanbul’u işgal eden İngilizlerin Malta’ya sürgün ettiği milliyetçiler arasında Ziya Gökalp da vardır. Gökalp,29 Mayıs 1919’dan 30 Nisan 1921 tarihine kadar sürgün hayatı yaşadı. İşgalcilere karşı sergilediği dik ve vakur duruşu ile “Ziya Gökalp” olduğunu burada da ispat etti. Ünlü düşünürümüzün buradan eşi Vecihe Hanım ile kızları Hürriyet, Seniha ve Türkân’a yazdığı mektuplar, türünün şaheserleri arasında sayılır.
    Sürgünde vatan hasretinin yanında eşinin ve kızlarının özlemini çeken Ziya Gökalp, 10 Kasım 1919’da yazdığı mektubuna ilave ettiği ve küçük kızı Türkân’ın ağzından yazdığı şiire şu girişi ilave etmiş:
    “...Dün mavi bir kuş geldi, penceremin eşiğinde durdu, ötmeğe başladı. Kuş diliyle diyordu ki, Türkân’ın yanından geliyorum. Bahçede İkbal’le birlikte oynuyordu. Oyuncakları, bebekleri yoktu. Kendi kendine bir türkü söylüyordu. Bu türküyü ezberledim. İşte şudur diyerek bu sözleri söyledi:”
    Bugün pencerenin önündeydik hep,
    Bekledik postadan ablam gelecek.
    Ablam boynu bükük döndü postadan
    Dedi, “Vapur yarın akşam gelecek!”
    Annemin gözleri doldu; dedim:
    Bak, “Kuş diyor, babandan selam gelecek!”
    Bir kâğıt alarak okudum, dedim:
    “Ağlama, gül, anne! Babam gelecek!”
    Sererek seccade bir namaz kıldım,
    Diyorlar ki namaz kılsam gelecek!
    Anneme cigara getiren benim,
    Kahveye de bir gün sıram gelecek!
    Küçük ablam gamı içinde saklar,
    Feryâda gelirse tamam gelecek!
    Yüce Tanrı çabuk, babamı gönder!
    O gelince eve bayram gelecek!

    ATATÜRK’TEN ZİYA GÖKALP’A
    Atatürk, “fikirlerimin babası” dediği Ziya Gökalp’ın hastalığını duyar duymaz kendisine şu telgrafı çeker:
    “Muhterem Ziya Gökalp Beyefendiye,
    Rahatsızlığınızdan çok teessürle haberdar oldum. Sıhhat-ü afiyetiniz haberine memleketçe intizar olunmaktadır. Sür’atle iade-i âfiyetiniz için Avrupa’da tedaviye ihtiyacınız varsa icab eden her şeyin tahsisini tekeffül ediyorum. Sıhhatınız ve mahall-i tedaviniz hakkında iş’arınızı bekler, muhabbetkâr selamlarımı beyan ederim. 21 Ekim 1921, Reisicumhur G. Mustafa Kemal.”
    Genç denebilecek bir yaşta hayata gözlerini yuman Ziya Gökalp’ın kaybı, Atatürk için büyük üzüntü kaynağı olur. Ve hiç zaman kaybetmeden, ailesine, üzüntülerini bildiren şu başsağlığı mesajını yollar:
    İstanbul Vilayeti vasıtasıyla Ziya Gökalp’ın Refikası Vecihe Hanıma,
    Muhterem zevciniz Ziya Gökalp Bey’in bütün Türk âlemi için pek elîm zayi teşkil eden gaybubet-i ebediyesinden mütevellid hissiyat-ı taziyetkâranemi ve Türk milletinin samimi teessürat-ı kalbiyesini zat- ismetanelerine arz eder ve Türk Milleti ve hükümetinin büyük mütefekkirin ailesi hakkında hissiyat-ı müşfikanesini temin ederim efendim.




    YARIN: Türk Milletinin Ancak Türkçe ile Yaşabileceğini Savunan 100 Yıldır Aşılamayan Hikâyecimiz ÖMER SEYFETTİN
    Alıntı Alıntı

  6. Teşekkür edenler:

    mustafa (24.08.2011), Fahri1969 (24.08.2011), NAVIBOY09 (24.08.2011)

  7. #4
    Konuyu Başlatan urungu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    24.08.2010
    Mesajlar
    2.825
    Konular
    2345
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    10.693

    Cevap: Türk’e ruh verenler

    Türk’e ruh verenler (4)





    Türk Milletinin Ancak Türkçe İle Yaşayabileceğini Savunan
    100 Yıldır Aşılamayan Hikâyecimiz: ÖMER SEYFETTİN

    KİMDİR?
    1884’de İstanbul’da doğdu. Aslen Kafkasya Türklerinden olan Binbaşı Ömer Bey’in oğludur. 1903 yılında Subay olarak orduya katılmış, 1903-1910 yıllarında İzmir, Selanik ve Rumeli’deki sınır karakollarında görev yapmıştır. 1910 yılında askerlikten ayrılmış ancak 1912 yılında Balkan savaşı başlayınca yeniden cepheye koşmuştur. 20 Ocak 1913’te Yunanlılara esir düşmüş, 15 Kasım 1913’te hürriyetine kavuştuktan sonra askerliğe veda etmiştir. 1936 yılında, henüz 36 yaşında iken İstanbul’da bilinmeyen bir hastalıktan vefat etmiştir. Cenazesi Kadıköy-Kuşdili mezarlığına defnedilmiş, sonra Zincirlikuyu’ya nakledilmişdir

    Türk edebiyatına hikâye türündeki eserleri ile giren Ömer Seyfettin, aynı zamanda Türk milletinin bekasının Türkçe’nin yaşatılmasına bağlı olduğunu ısrarla savunan bir fikir adamıdır. Hikâyelerinde, şiirlerinde ve fikir yazılarında bu görüşünü ısrarla savunmuştur. Kendinden önceki Türk milliyetçileri gibi dilin milletler için vazgeçilmez bir unsur olduğuna inanan Ömer Seyfettin, Türkçe’yi “Türk’ün mukaddes vatanı” olarak kabul eder. Şöyle der:
    “Türkçeye mukaddes nazarıyla bakmalı, onu tabiate yaklaştırmağa çalışmalı, lisanın keyfimize, fantezimize mahsus bir âlet olmayıp seksen milyonluk bir milletin öz malı olduğunu asla hatırımızdan çıkarmamalıyız.”
    Ömer Seyfettin, Balkan Savaşlarından sonra ordudan ayrılarak edebiyat öğretmeni ve yazar olarak yaşamayı tercih etmiştir. O sanki hikâye yazmak için yaratılmıştır.

    Türk müyüz, Müslüman mı?
    Hikâyelerinin konularını tarihi olaylardan seçen Ömer Seyfettin, kahramanlarının ağzından günün siyasi ve sosyal olaylarına kendi cevaplarını verir. Günümüzde de siyasi tartışmaların konusu olan “Önce Türk müyüz, Müslüman mı? Türkiye Türklerin midir? Çağdaşlaşmak Avrupa taklitçiliği şeklinde mi olmalıdır? gibi sorulara sözü fazla uzatmadan, dallandırıp budaklandırmadan kestirme cevaplar verir.
    Efruz Bey’de tutarsız, züppe, daldan dala atlayan, her yeni gelişme karşısında fikir değiştirebilen tipleri anlatır, yerden yere vurur Pembe İncili Kaftan’da, Türk’ün vakarını gösterebilmek için varını-yoğunu satıp İran Şahının karşısına çıkan gururlu bir Türk tipi vardır.
    “Milli Tecrübelerimizden Çıkarılmış Ameli Siyaset” başlıklı yazısındaki tespitler bugüne de uyarlanabilir:
    Mevzuumuzu iyice izah etmek için Türkiye’nin nüfusundan, Türkiye’de ne kadar Türk olduğundan bahsetmek lâzım geliyor. Düşmanlarımız sıkılmasalar;
    -Türkiye’de hiç Türk yoktur, diyecekler. Fakat müesseseleri, Türkçe konuşan kalabalığı inkâr etmek kolay mı? Nihayet Türkiye’de Türklerin nüfusunu beş altı milyona çıkarırlar ve dudaklarını bükerler. Ve bu azlığa Türkler de inanmışlardır. Hatta bazıları:
    -Biz Türklüğümüzü inkâr etmesek, memlekette pek azız, halimiz ne olur? derler. Fakat madem ki rakam vardır, düşmanlarımızın uydurduğu azlığa inanmamalıyız. Vakıa hükümetin resmi ve mükemmel istatistikleri yok. Amma bizim de gözümüz ve haritamız var. Türkiye’de kesif ve ekseriyeti iki millet teşkil eder:

    Türk, Arap...
    Bu iki milletin içinde adetçe en çoğu Türk’tür. İstanbul, Edirne, Bursa, Konya, Ankara, Trabzon, Sivas, Aydın, Adana vilayetlerinin ahalisi bütün bütün Türk-Müslümandır. Bu vilayetlerin hepsi birden hesap olununca yüzde beş’i gayr-ı Türk ve Hıristiyan ahali çıkmaz.
    İşte Türkiye’nin nüfusu: 16 milyon Türk, 9 milyon Arap, 1.5 milyon Rum, 1.5 milyon Ermeni. Yahudi yarım milyon bile yoktur.
    Etnik kimlik tartışmalarının zirveye vurduğu o yıllarda Ömer Seyfettin de saldırılardan payına düşeni almıştır. Babasının Kafkasyalı olması sebebiyle “Siyasî İslamcılar” tarafından “Çerkes” olduğu ileri sürülen Ömer Seyfettin, verdiğe cevapla milliyetçilik anlayışını da ortaya koymuştur:
    “Sebilüreşad Mecmuası İdaresine
    Muhterem efendim,
    375 numaralı nüshanızda bana “Çerkes” diyorsunuz. Ben milliyeti “ırk” diye anlamam. Milliyet “din, lisan, ırk” birliğidir. Bununla beraber Çerkes değilim. Pederim Sarıyar’da Hüseyinağa Mahallesinde 38 numaralı hanede mûkim piyade binbaşılığından mütekait Ömer Şevki Efendi’dir. Kendisi bir kelime Çerkesçe bilmez, Kafkasyalı bir Türk’tür. Gidip bizzat tahkikat yaparsınız.
    İstanbullu olan annem de meşhur Haseki Mustafa’nın torunudur. Ömer Seyfettin.” (Sebilüreşad, sayı: 376, 13 Kasım 1918)
    Selanik’te Ziya Gökalp ve Ali Canip Yöntem’le birlikte yayınladıkları “Genç Kalemler” dergisi, ağırlıklı olarak Türkçe’nin meselelerine ayrılmıştır.
    Ömer Seyfettin’in Türkçe’ye olan büyük sevgisini dikkate alarak diyebiliriz ki, o, Araplara Türkçe öğretmek için Divanü lügati’t -Türk adını verdiği, dünyanın ilk ansikl****ik sözlüğünü yazan Kâşgarlı Mahmut; Türkçe’nin Farsça’dan üstün olduğunun ispat edildiği Muhakemetüllügateyn’in yazarı Ali Şir Nevai’nin yolunda yürüyen bir derviştir.
    Ömer Seyfettin, kendisini “Türkçü” değil, milliyetperver olarak tanıtır. O’na göre Türk’ün Türkçü olmasına ihtiyaç yoktur; Türk, milliyetperver olmalıdır. Yabancılar “Türkçü” olabilir.
    Şuurlu bir Türk ve Türk milliyetçisi olan Ömer Seyfettin, aynı zamanda “Turancı” dır. O’na göre Turan, siyasi bir birliktelik değil, dil ve kültür birliğidir. “Yarınki Turan Devleti” adını verdiği kitapçığında bu görüşlerini şöyle özetler:
    “Türklerin muhtelif ülkeleri, muhtelif devletleri olabilir. Fakat lisanları, dinleri, milliyetleri birdir. ” Turan “ bir devlet değil kültürel, milli bir vatandır. Türklerin oturduğu, çoğunluk teşkil ettiği yerler hep Turan’dır. Siyasi hudutlar büyük Turan’ı parçalayamaz.”
    Ömer Seyfettin, kültür erozyonuna sebep oldukları gerekçesiyle yabancı okullara da karşıdır. Siyaseten yakın durmadığı İttihat ve Terakki Partisi’nin yabancı okulların sayısını sınırlandırma girişimine destek vermiştir. O tarihlerde Kabataş Lisesinde öğretmen olan Ömer Seyfettin, iktidar partisi nezdinde etkili olan Ziya Gökalp vasıtasıyla yeni bir milli kültür ve milli eğitim politikasının tespit edilmesine destek veriyordu. Çoğu misyonerlik merkezi olarak faaliyet gösteren bu okulların zararları önce Bulgar isyanında arkasından da Ermeni isyanında görülmüştür.
    Ziya Gökalp, O’nun için “Kumanda ettiği hudut bölüğünün Mehmetçikleri gibi gururlu ve menfaat hislerinden uzaktı” derken, Ali Canip, daha açık konuşur: “Namusu ile yaşar, kimseye eyvallah etmezdi. Yegâne ülküsü Allah’tan başka kimseye secde etmemek, kula kul olmamaktı”.
    Mümkün olduğunca siyasetten uzak durmaya çalışan Ömer Seyfettin, “Bizde Fırkalar-Partiler” başlıklı yazısında İslamlık, Türklük ve Osmanlılık ideallerinden herhangi birine cevap verecek bir parti kurulmadığını belirtir. İttihat ve Terakki’yi “Talat Paşa Partisi” olarak tarif eder.
    Mehdi hikâyesinde Türklüğe önderlik edecek bir lider ve imanlı bir kadro arayışı açıktır. Milli Mücadele’nin zaferle bitişini ve Mustafa Kemal Paşa’nın Türklüğü her şeyin üstünde tutan uygulamalarını görememesi bir şanssızlıktır.

    Yeni Lisan-Ömer Seyfettin
    Kimsenin inkâr edemeyeceği bir şey var: Türkler san’atta, edebiyatta, ilimde ve fende pek geri kalmışlardır. Bunun için birçok sebepler bulunur ve söylenebilir. Lâkin başlıcası lisandır.
    Türklerin lisanları yoktur. Konuştukları lisanı yazmazlar. Yazdıkları lisanı anlamazlar. İçlerinde ne kadar edip, şair, âlim gelmişse eserleri millete meçhul kalmıştır. Çünkü bir Türk kendi lisanıyla yazılırsa anlar. Onlar Türk lisanını, Türk sarfını (gramerini) tahkir etmişler, diğer ecnebi lisanlardan aldıkları kelimeleri, yine o ecnebi lisanlardan istiare ettikleri yabancı kaidelerle kullanmışlar, başımıza, idrak olunamaz, meş’um ve muhtelit (karışık) bir lisan çıkarmışlar. Eski lisanın bu faidesizliğine, daha doğrusu bu mazarratına karşı bir cereyan hasıl olmuş. Âkif Paşa, ihmal olunan tabiî lisanı ihya etmeğe çalışmış ve Tabsıra’sını (ders alınacak olayları) yazmış. Ondan sonra nisbi bir sadelik başlamış, yavaş yavaş seciler ölmüş, tekellüm lisanı yazı lisanına yaklaşmış, anlayanlar çoğalmış. Lâkin ediplerimizin “Lengistik” denilen elsine ilmine vakıf olmaları hata etmelerine mani olamamış. Zannetmişler ki üç lisandan mürekkep bir lisan var olur ve bu mümkündür.
    Fenne, tabiata, ilme muhalif olarak bu lisanı yerleştirmeye çalışmışlar, eserler yazmışlar, fakat kimse okuyamamış, rağbet görmemiş...Ve bugün bile basılan kitaplar beş tane satılamıyor. Kâğıt paraları çıkıyor; çünkü kimse okuyup anlamıyor.
    Akif Paşa ile başlayan sadelik şayet devam etse idi bugün belki bir lisana sahip olacaktık. Sonradan gelen edipler, şairler sanat için eski lisanı, eski ve müzeyyen ve manasız ecnebi terkipleri hoş bulmuşlar ve “üdeba-yı cedide” denilen gençler öyle şeyler yazmışlar ki bazılarının içinde yüzde üç Türkçe bulunmaz.
    Bu edebiyat lisanını biz kabul etmemişiz! Delil istiyor musunuz? Dikkat ediniz konuşurken Arapça, Acemce kaideleri ile hiçbir terkip telaffuz etmeyiz. Hatta bazı ıstılahları bozarız. “Mülazım-ı sâni”, “mülazım-ı evvel” diyecek yerde Türk dil bilgisine tabi olarak “sâni mülazım”, “evvel mülazım” deriz.
    Konuşurken yalnız Türkçe dil bilgisini kullanırız. Arapça, Acemce kelimeleri Türkçe kaidelerine birleştirerek kullanırız.
    Yeni lisan bu esaslara istinad eder:
    1-Arapça, Acemce kaideleriyle asla terkip yapmamak! Yalnız ilmî ve edebî ıstılahlarla tekellüm lisanına geçmiş bazı terkipler müstesna... Sevk-i tabiî, ilm-i kelâm vesaire gibi..
    2-Arapça, Acemce kaideleriyle asla cem yapmamak.. Tekellüm lisanına geçmiş ve tamamıyle Türkçeleşerek artık müfred (tek) gibi kullanılan bazı kelimeler müstesna... Ahlâk, müslüman, kâinat gibi...
    3-Arapça, Acemce hiçbir edat kullanmamak ... Ama, şayet, yani, lâkin gibi tamamı ile Türkçeleşenler müstesna...
    Ey Gençler! -Ömer Seyfettin
    Ey bugün eski devirden kalma mekteplerin dar dershanelerindeki kuru sıralar üzerinde müstakbeli kazanmak için çalışan gençler, sizi bekleyen vazifeler pek ağırdır. Siz, bütün dünyaca siyasi ve sosyal mevcudiyeti silinmek istenen bir milleti kurtaracaksınız. Evet bütün dünyaca... Avrupalıların hilal ve haç n***** yaptıkları haksızlıkları şüphesiz biliyorsunuz. Unutmayınız ki, etrafımızdaki Bulgar, Sırp, Karadağ, Yunan hükümetleri ihtizar (bekleme) dakikalarımızı beklediklerini saklamıyorlar. Rumların, Bulgarların, Sırpların Osmanlıların vatanındaki mektepleri meydanda. Oralarda şiddetli bir Türk düşmanlığı talim olunuyor ve bunu bütün dünya biliyor, gazeteler yazıyor. O halde korkmayınız (...)
    Harici düşmanlarımızın kırmızı pençeleri, bu pençelerin zehirli tırnakları içimizde, kalbimizin üzerinde kımıldıyor. Ey gençler bunları siz duymuyor musunuz? Yirminci asırdaki vâsi müthiş ehlisalib (haç ehli) silahsız ve medeni hücumlarını zavallı yetim hilâle, bizim üzerimize, Osmanlı Türklüğüne tevcih ediyor; 500, 600 sene evvelki mağlubiyetlerin intikam heyecanları bugün kabarıyor ve siz ey gençler, hâlâ uyuyor musunuz?
    Uyanınız, zafer için düşmanlarımızı tanımak lazımdır ve biliniz ki, bu sırada muharebeyi ordular yaparsa da muzafferiyeti asla kazanamaz. Muzafferiyet intizam ve gelişmenindir (...) Gelişme ise ilmin, fennin, edebiyatın hepimizin arasında yayılmasına bağlıdır. Ve bunları neşir için evvela lazım olan millî ve umumî bir lisandır. Milli ve tabiî bir lisan olamazsa ilim, fen, edebiyat yine bugünkü gibi bir muamma halinde kalacaktır. Asrımız gelişme asrı, mücadele ve rekabet asrıdır. (Genç Kalemler, 24 Nisan 1912)




    YARIN: Türk Milliyetçiliğinin Manifestosunu Yazan Kazanlı Âlim YUSUF AKÇURA
    Alıntı Alıntı

  8. #5
    Konuyu Başlatan urungu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    24.08.2010
    Mesajlar
    2.825
    Konular
    2345
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    10.693

    Cevap: Türk’e ruh verenler

    Türk’e ruh verenler (5)





    Türk Milliyetçiliğinin Manifestosunu Yazan Kazanlı Âlim: YUSUF AKÇURA
    Fikir adamı ve akademisyen olarak tanınan Türkçülüğün öncülerinden Yusuf Akçura, davasına kalemiyle olduğu gibi fiilen de hizmet etmiştir. 1904 yılında Mısır’da yayınladığı “Üç Tarz-ı Siyaset” başlıklı makalesi, Türkçülük-Türk milliyetçiliği fikrinin manifestosu olarak kabul edilmektedir. Akçura, Türk Derneği, Türk Derneği Dergisi, Türk Yurdu Derneği ve Türk Yurdu Dergisinin de kurucularındandır. Türk Yurdu Dergisi, 100 yaşına girerek Türkiye’de en uzun ömürlü yayın organı olma özelliğini korumaktadır.
    - İkinci Viyana Kuşatması’nın başarısızlık neticelenmesiyle başlayan gerileme devrinin en acı yılları, 19. Yüzyılın sonu 20. Yüzyılın başlarını kapsar. Bu yıllar devlet için ayakta kalabilme mücadelesiyle geçerken aydınlar ise, kurtuluş reçetesi bulma peşindedir. Bir kısım aydınlar, Osmanlı Devletini “Osmanlılık şuuru”nun güçlendirilmesiyle yaşayabileceğini ve eski muhteşem günlerine geri dönebileceğini düşünürken, gayrimüslim tebaanın devlete bağlılığının kalmadığını, Müslümanların İslamcılık politikasını takip etmesini istiyordu. Çok küçük bir grup ise, Osmanlı’nın Türkler tarafından kurulduğunu ve Türklerin yeniden ayağa kalkması gerektiğini ileri sürüyordu.
    Rusya’da yetişmiş, uzun yıllar Türkiye’de kalmış, Harbiye ve üniversitede siyasi tarih dersleri okutmuş olan Yusuf Akçura Türkçü idi. O’na göre Osmanlı Devleti’nin kurtuluşu Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük ideolojilerinden ancak sonuncusuyla sağlanabilirdi. 1904 yılında Mısır’da yayınlanan “Türk” gazetesinde yayınladığı “Üç Tarz-ı Siyaset” başlıklı makalesiyle düşüncelerini ortaya koydu. Akçura, bu uzun makalesinde İslamcılık, Osmanlıcılık ve Türkçülük fikirlerinden hangisinin kurtuluş yolu olabileceğini tartışıyor ve çıkış olarak Türkçülüğü gösteriyordu.
    Gazete, Akçura’nın yazısını “bazı görüşlerine katılmamak” kaydıyla yayınlamıştı. Açıkçası “Türk” gazetesi, “Türkçülük” fikrini tam anlamıyla desteklemiyordu.

    Esirlere Kur’an dağıtan Türkçü
    Birinci Dünya Savaşı’na İngiltere ve Fransa ile ittifak yaparak giren Rusya, Kafkasya ve Galiçya (Romanya) cephelerinden 60 bin civarında Türk’ü (asker ve sivil) esir almıştı. Esir Türkleri Azerbaycan’dan Sibirya’ya kadar geniş bir coğrafyaya dağıtan Rusya’da 1917 yılında gerçekleşen komünist devrim, Rusya vatandaşı Türkler tarafından sevinçle karşılanırken (Çarlık zulmünün ortadan kalkacağını düşünüyorlardı) esirleri şaşkınlığa sürüklemişti. Yeni rejim ne menem şeydi, esirlere nasıl davranacaktı?
    Akademisyen ve fikir adamı Yusuf Akçura, İstanbul’daki kültürel faaliyetlerini bir süre için erteleyip Kızılay’ın hizmet kervanına katılır. Kızılay heyetinin üyesi olarak önce İskandinav ülkelerine, kısa bir müddet sonra da Rusya’ya gider. Rusya’nın milyonlarca kilometre karelik coğrafyasının ücra köşelerine dağıtılmış olan Türk esirlerine ulaşır. Namüsait şartlarda hayatlarını idame ettirmeye çalışan, çoğu hasta ve sakat olan esirler, ekmeğe, ilaca olduğu kadar tabiatın zor şartlarından korunmak için elbiseye de ihtiyaçları vardır. Kızılay’ın İstanbul’dan Sibiryalara kadar yollayacak ne ilacı, ne elbisesi ve ne de gıda stoku vardır. Akçura, bunun da çaresini bulur. Moskova, Kazan, Ufa ve Bakü’de faaliyet gösteren 20’ye yakın Türk Esirlerine Yardım Komiteleri ile temasa geçer. Hazar’ın Nargin adasından Sibirya’nın buzullarına kadar geniş alanda yayılmış olan esir soydaşlarını bulur.
    Akçura, bir yandan esir Türklerin ihtiyaçlarını karşılamak için çırpınırken, diğer taraftan da onların aileleriyle haberleşmesini sağlamanın yollarının arar ve bulur. Haberleşme için Danimarka Kızılhaç’ını devreye sokar. Mektuplar önce Kopenhag’daki Türk elçiliğine oradan da dağıtılmak üzere Kızılay’ın İstanbul’daki merkezine ulaştırılır.
    Esirlere ilaç, ekmek, su ve giyim eşyası teminine çalışan Akçura ekibi, kültürel hizmeti de ihmal etmez. Rusya’da Türkçe yayınlanan gazetelerin esir kamplarında dağıtılması sağlar. Kızılay ekibi, bununla da yetinmeyerek esirler için Kur’an-ı Kerim temin eder ve dağıtımını sağlar. İyi münasebetler içinde bulunduğu Danimarka Kızılhaç teşkilatı bu iş için de destek sağlamaktan geri durmaz. Kitap servisleri Türklere de hizmet eder.
    Rusya’da komünist devrim olmuş ama zihniyet değişmemiştir. Yeni Rus rejimi de esir Türklere iyi davranmamaktadır. Rus bürokrasisi darmadağındır. O zor şartlarda İstanbul’a ulaşır ve Türkiye’deki Rus esirlerini ziyaret eden Kızılhaç heyetlerince hazırlanan raporları temin ederek, Rusları insanî davranmaya zorlar.
    Yaklaşık 14 ayı Rusya’da olmak üzere iki yıl süreyle Kızılay’da gönüllü olarak hizmet eden Akçura ve arkadaşlarını en çok sıkıntıya sokan husus, esirlerin anavatana gönderilmesi olmuştur. Yol iz bilmeyen, hatta birçoğu okur-yazar dahi olmayan binlerce insanın Anadolu’ya dönüşünü sağlamak günümüzün şartlarında bile oldukça yorucu bir iştir.

    ÜÇ TARZ-I SİYASET - Yusuf Akçura
    Osmanlı ülkelerinde, Batıdan feyz alarak kuvvet kazanmak ve gelişme arzuları uyanalı, belli başlı üç siyasi yol tasavvur ve takip edildi sanıyorum. Birincisi, Osmanlı hükümetine tabi muhtelif milletleri temsil ederek ve birleştirerek bir Osmanlı Milleti meydana getirmek. İkincisi, hilafet hakkının Osmanlı Devleti hükümdarlarında olmasından faydalanarak, bütün İslamları söz konusu hükümetin idaresinde siyaseten birleştirmek. Üçüncüsü, ırka dayanan siyasi bir Türk milleti teşkil etmek.
    Bu yollardan ilk ikisinin, bir zamanların Osmanlı Devleti umumi siyasetine mühim tesiri oldu. Sonraki ise, bazı yazarların yazılarında görüldü.
    Bu halde hangisinin tatbikine çalışılmalıdır? Türk gazetesinin adını işittiğim zaman, nihayet beni rahatsız eden şu suale cevap bulacağımı ümit ve ismine nazaran o cevabın da Türklük siyaseti olacağını zanneylemiştim. Lâkin, gördüm ki, “hukuku muhafaza” olunacak, zihinleri temizlenecek, fikirleri sevindirecek Türk, sandığım gibi şimdi bile Hanbalık’tan, Karabağ’a, Timur yarım adasından Karalar İline kadar Asya, Avrupa ve Afrika’nın mühim birer kısmını kapsayan büyük ırkın efradından herhangi bir Türk olmayı, ancak Osmanlı Devleti tebaası olan bir Batı Türküdür. “Türk” yalnız onları görüyor, onları biliyor. Ve hem de ancak miladî on dördüncü asırdan beri-ve Fransız menbalarına göre-biliyor....Türk için Türklüğün askerî, siyasî ve medeni geşmişi yalnız Hüdavendigârlarından, Fatih’lerden, Selim’lerden, İbn Kemaller’den, Nefi’lerden, Baki’lerden, Evliya Çelebi’lerden teşekkül ediyor. Oğuz’lara, Cengiz’lere, Timur’la, Uluğ Bey’lere, Farabi’lere, İbn Sina’lara,Teftezani ve Nevaî’lere kadar varamıyor.
    Arada sırada İslâmiyet, hilafet politikalarına da yaklaşır gibi oluyor da, birleşebilecek Türklerin hemen cümlesi Müslüman olmak cihetiyle esasen mühim noktalarda ortaklıklar bulunan İslam ve Türk siyasetlerinin ikisini birlikte desteklemek istediği zannolunuyor. Lâkin bunda da çok kalmıyor, ısrar etmiyor.
    Hülâsa, öteden beri zihnimi işgal edip de, kendi kendimi ikna edecek cevabı bulamadığım sual yine önüme dikilmiş cevap bekliyor: Müslümanlık, Türklük siyasetlerinden hangisi Osmanlı Devleti için daha yararlı ve kabil-i tatbiktir?

    EYLEM ADAMI YUSUF AKÇURA
    Fikir adamı bir akademisyen olarak tanınan Akçura, aynı zamanda bir hareket ve eylem adamıydı. Rusya’da başladığı Türkçülük fikrini yayma faaliyetlerini İstanbul’da da devam ettirmişti. Bir yandan Kafkasya ve Türkistan Türkleriyle ilgisini devam ettirirken, diğer taraftan da Türkçülüğü tanıtıp yaygınlaştırmak amacıyla kurulan “Türk Derneği”nin oluşumunda da başrolü oynamıştı. Siyasetten uzak, tamamen ilimle uğraşmak üzere kurulan ilk kuruluş olan Türk Derneği, yaklaşık 4 yıllık ömrünü Akçura’nın gayretiyle sürdürdü. Derneğin yayınladığı Türk Derneği Dergisi, ancak 17 sayı yayınlanabildi. Akçura, Türklük şuuruyla donanmış gençler yetiştirmek üzere kurulan Türk Yurdu Cemiyeti’nin de kurucuları arasında yer aldı. Daha sonra Türk Ocağı Derneği’ne katılan cemiyetin yayınlamaya başladığı Türk Yurdu Dergisi, 2012 yılında 100. Yılına girerek, Türkiye’deki yayın organlarının uzun ömürlüsü olma vasfını kazanmış bulunmaktadır.




    YARIN: MÜFİDE FERİT TEK ve AHMET AĞAOĞLU
    Alıntı Alıntı

  9. #6
    Konuyu Başlatan urungu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    24.08.2010
    Mesajlar
    2.825
    Konular
    2345
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    10.693

    Cevap: Türk’e ruh verenler

    Türk’e ruh verenler (6)





    Aydemir romanıyla mağlûp ve mağdur Türk gençliğine millî ruh ve moral veren kadın yazar: MÜFİDE FERİT TEK
    KİMDİR?
    1892’de Kastamonu’da doğdu. Okula, babası Şevket Beyin görevli olduğu Libya’da, İtalyan okulunda başladı. Babasından Arapça, Farsça ve Fransızca öğrendi. Nişanlısı Ahmet Ferit Bey ve Yusuf Akçura ile birlikte Paris’e kaçtı; tahsiline burada devam etti. Türkiye’ye döndükten sonra eşi Ahmet Bey’in memuriyeti ve sürgünleri dolayısıyla yurdun değişik yerlerini dolaştı. Yine eşinin görevi dolayısıyla 25 yıla yakın bir süre yurt dışında yaşadı. 24 Mart 1971 tarihinde İstanbul’da hayata gözlerini yumdu. Türk sanat tarihi eserleriyle tanınmış Emel Esin’in annesidir.

    Hürriyet ve vatan sevgisini babasından, Türkçülük ruhunu eniştesi Yusuf Akçura’dan aldı. Aydemir romanını yazarken, “iki şeye ağlıyorum; biri kaybettiğim babama, diğeri de vatanıma” diyordu.
    - Birinci Dünya Savaşı’ndan yorgun ve bitkin çıkan Osmanlı Devleti’ni oluşturan milletlerin en, belki de tek mağduru Türklerdi. Diğer unsurlar, yıllardır yaptıkları ayrılma hesabının zamanının geldiğini düşünerek başlarının çaresine bakıyorlardı. Türk, yorgun ve bitkindi. Okumuşlarının büyük bir kısmı yabancı bir devletinin himayesine girmenin yollarını, bir kısmı ise, köyüne dönüp “Ağa” olmanın çaresini arıyordu.
    İşte böyle bir ortamda, Ahmet Vefik ve Süleyman Paşa gibi aydınların başlattığı Türklük şuurunu yükseltme hareketinin takipçileri ortaya atıldılar. “Türklüğün” sadece Türkiye’de yaşayan insanlardan ibaret olmadığı, dünyada 70-80 milyon civarında Türk’ün yaşadığını ve aralarında kurulacak birliktelikle yeniden dünyaya nizam verecek güçlü bir devletin doğacağını yüksek sesle söylemeye başladılar. Önce Halide Edip (Adıvar) “Yeni Turan” adlı romanını yazdı. Roman geniş akis buldu, okundu, tartışıldı. Arkasından Müfide Ferid adlı genç bir hanımın “Aydemir” adlı romanı vitrinlerde göründü. Aydemir, o günün şartlarına göre, rekor satışa ulaştı. Gençlerin elinden düşmeyen romanın kahramanı Aydemir, bugünün deyimiyle gençlerin “idolü” oldu.
    Cumhuriyet devrinin tanınmış yazarlarından Şevket Süreyya, kendini bir “Aydemir” olarak gören gençlerden biri idi. Aydemir’in Turan’da yaptığı hizmetleri tekrarlamak üzere yollara düştü; hedefi Türkistan’a gitmekti; yolunu şaşırdı Moskova’ya gitti, yüksek tahsil yaptı ve komünist ideolojiyi benimsedi, Turan ülküsüne düşman oldu, ama Aydemir’i unutamadı. 1934’te soyadı kanunu çıkınca “Aydemir” soyadını aldı.

    AYDEMİR NASIL DOĞDU?
    Müfide Hanım, kültürlü, siyasi tartışmaların yaşandığı bir ortamda yetişti. Babası Albaydı. Ablalarından biri Yusuf Akçura ile diğeri ise, Zühtü İnhan’la evli idi. Kendisi de küçük yaşta, daha sonraki yılların tanınmış siyasetçi, fikir ve devlet adamlarından Ahmet Ferit Bey’le nişanlanmıştı. Müfide Hanım’ın eserlerinde Akçura’nın görüşlerinin büyük tesiri olduğu görülmektedir. Denebilir ki, hürriyet fikrini babasından, Türkçülük düşüncesini ise eniştesinden almıştır.
    Yurt dışına okumaya gönderilen ilk Türk kızı Feride Hanım’dır.
    Hatıralarında ilk vatan sevgisini babasından aldığını söyleyen Müfide Hanım, Aydemir romanını yazdığı günlerdeki ruh halini şöyle anlatır:
    “Dünyada en ziyade vatanımla babamı sevdiğimden ve her ikisine olan hürmetkâr ve derin muhabbetimi hiç birbirinden ayırmadığımdan her ikisi için birden ağlıyorum.”
    Türkçülüğünün yanı sıra inançlı bir Türk kadını olan Müfide Ferit Tek, son nefesini verirken son sözleri şunlar olmuştu:
    “Allah neylerse güzel eyler. Ben Allah’a inandım. Evvel Allah, sonra Allah.”
    “Yeni Turan” ın yazarı Halide Edip, daha sonra fikir değiştirdi; sosyalistleri destekledi. Müfide Ferid ise, vefasızlığımızın kurbanı olarak unutuldu. Aydemir romanı, ilk baskısından 80 yıl sonra bugünkü dilimize aktarıldı.

    Azerbaycan’da “Frenk”, Rusya’da “İslâmcı”, Türkiye’de “Türkçü” tanınan fikir ve mücadele adamı: AHMET AĞAOĞLU
    KİMDİR?
    Fikir adamı, siyasetçi. 1869’da Karabağ Hanlığının başşehri Şuşa’da doğdu. Petersburg Politeknik Enstitüsü’nde yarım kalan öğrenimini Paris-Sorbon Üniversitesi Tarih ve Filoloji bölümü ile Hukuk Fakültesinde tamamladı. Bakü, Tiflis ve Şuşa’da öğretmenlik yaptı. İrşad, Hayat ve Terakki gazetelerini çıkardı. Rusya Müslümanlarının birliği için çalıştı. Türk Yurdu Derneği, Türk Yurdu Dergisi ve Türk Ocakları Derneği’nin kurucuları arasında yer aldı. Matbuat Genel Müdürlüğü, Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi Başyazarlığı yaptı. 1923’te Kars Milletvekili seçildi. Atatürk’ün çevresiyle görüş ayrılığına düşünce 1931’de siyasi hayattan çekildi. 1950-1960 yıllarında Başbakan Yardımcılığı yapan, ünlü yazar Samet Ağaoğlu’nun babasıdır.

    Aynı zamanda hem Türkiye’de ve hem de Azerbaycan’da parlamenterlik yapan ilk ve tek Türk.
    - Türk Dünyasında Türklük şuurunun gelişmesinin öncülerinden olan Ahmet Ağaoğlu’nda Türklük şuuru eğitim hayatıyla başlamıştır. Karabağ’ın başşehri Şuşa’da varlıklı bir ailenin evladı olarak hayata gözlerini açan Ağaoğlu, okula gönderilen az sayıdaki Türk çocuklarından biridir. Şuşa’daki Rus okuluna kayıt edilmesi sırasında yaşadığı zorluk ve öğrenciler arasındaki Türklerin sayısının azlığı, çocuk kalbinde eziklik yaratmıştır. Şehrin nüfusunun yüzde 80’den fazlasının Türk olmasına rağmen, sınıftaki 45 öğrencinin sadece 5’i Türk’tür. Öğretmenlerin çoğunluğu ise, Rus ve Ermenilerden oluşmaktadır.
    Vatan toprağında parya muamelesi gören Ahmet Ağaoğlu, o günleri şöyle anlatır:
    “Bu beş kişinin senelerce devam eden tahsil esnasında Ermeni çocuklarından çektiklerini tarif etmek imkân haricindedir. Teneffüs esnasında biz, beş Türk çocuğu, çabuk davranıp arkamızı bir duvara dayamayı büyük bir muvaffakiyet addediyorduk. Yüzlerce Ermeni çocuğu birden üzerimize hücum ediyor, birisi başımızdan kalpağı alıp atıyor, diğerleri tekmelerle dört beş altın kıymetinde olan Buhara derisini topraklar üzerinde yuvarlıyorlardı... Rubalarımızın eteklerinden yapışıyorlar, çekip parçalıyorlar, sırmalarını söküyorlar; mukavemete kalkışırsak yumruk, tokat ve tekmeler altında bizi eziyorlardı. Bazı arkadaşlar dayanamadılar. Mektebi terk ettiler. Son sınıfa kadar Türklerden sadece ben dayanabildim.”
    Ağaoğlu, ikinci şoku Tiflis’te yaşar. Naklen geldiği Tiflis lisesinde Türk öğrenci yoktur. Ancak burada Şuşa’da yaşadığına benzer bir durum yoktur. Lise’deki tek Müslüman öğrencidir ama dersleri çok iyi olduğu için öğretmenleri tarafından sevilmektedir. Fakat Tiflis’in Müslüman mahallerinin pisliği, dar ve çirkin sokakların “Şeytan Pazarı” diye adlandırılması ve hiçbir sosyal-kültürel faaliyetin yapılmaması onu incitmiştir. Hıristiyan muhitler daha planlı ve temizdir. Opera, tiyatro, konferans ve konser salonları vardır. Çağdaş fikirler Hıristiyanlar arasında yaygındır. Çarlık rejimi her fırsatta telin edilirken Müslümanlarda bir hareket görülmez.
    Yüksek tahsil için Petersburg’a giden ve Politeknik Enstitüsü’ne kaydolan Ağaoğlu’nun Türk ve Müslüman olduğunu öğrenenler şaşkına dönerler. Burada uzun zaman kalmaz, Paris’e gider. Paris’te Jön Türkler’in liderlerinden Ahmet Rıza, Dr. Nazım ve Esat Paşa ile tanışır.
    Ahmet Ağaoğlu’nun öğrencilik yılları, yazarlık ve fikir hayatının da başlangıcıdır. 1892’de Londra’da toplanan Müşteşrikler Kongresi’ne “Şii Mezhebinin Menşeleri” başlıklı bildirisi ile katılmış ve takdir toplamıştır. Zaten ömrünün sonuna kadar Sünni-Şii ayrımının ortadan kaldırılmasına çalışmıştır.
    Azerbaycan’a dönüp öğretmenliğe başlayan Ağaoğlu’nu içinden çıktığı toplum kabullenmekte zorlanmış, Batıda kazandığı alışkanlıklar sebebiyle onu “Frenk Ahmet” diye adlandırmışlardır. O yıllarda kendilerini ne Türk, ne İranlı gören, dil olarak Türkçeye, inanç olarak İran’a, siyaseten Rusya’ya yakın duran halk, “Frenk” diye küçümsedikleri Ağaoğlu ve Hüseyinzade Ali Turan gibi milliyetçi aydınların fikirlerinden etkilenerek milli kimliklerini hissetmeye başlamışlardır. Marksist fikirlerin tesirindeki aydınlar ise, Ağaoğlu ve arkadaşlarını, “Turan İmparatorluğu kurulması gibi gerçek dışı ve akılsız” bir siyaset gütmekle itham ederler.
    Gazetelerdeki yazıları ve sohbetlerinde Rusya’daki Müslümanların birlikte hareket etmeleri gerektiğini savunması ve bilhassa 1905’teki kısmî hürriyet havasından istifade edilerek “Rusya Müslümanları İttifak”ı adlı bir teşkilatın kurulmasına öncülük etmesi, Ağaoğlu’nun Ruslar tarafından “Pan-İslamist” ilan edilmesine yol açmıştır. Bu teşkilat ilk toplantısını 8 Nisan 1905’te Petersburg’da Abdurreşit İbrahim’in evinde gerçekleştirmiştir. Toplantıya ev sahibinden başka Azerbaycanlı A. Merdan Topçubaşı, Hüseyinzade Ali Turan, Ahmet Ağaoğlu’nun yanı sıra Kırım’dan gelen Gaspıralı İsmail Bey de katılmıştır.

    Silahla mücadele devri
    Maarif Cemiyeti’ndeki faaliyetleri ve yazıları ile Azerbaycan Türklerine milli şuur aşılamaya çalışan Ağaoğlu, bilhassa Ermenilerin saldırganlığı karşısında “kısasa kısas” şeklinde cevap verecek bir teşkilata ihtiyaç olduğunu hisseder ve “Difaî” adında gizli bir teşkilat kurar. “Difaî”, defetmekten gelen, saldırgan Ermenileri Azerbaycan’dan defetmeyi hedefleyen bir örgüttür. Difaî, Ermenileri koruyan bazı Rus yöneticilere karşı gerçekleştirdiği silahlı eylemlerle adını duyurmuş ve netice de almıştır. Ağaoğlu, Difaî’nin kurucusu olduğunun anlaşılması üzerine Azerbaycan’ı terk edip Türkiye’ye kaçmak zorunda kalmıştır.
    Ağaoğlu’nun Azerbaycan’ı terk etmesine rağmen Difaî teşkilatının faaliyetleri devam etmiş, programı Müsavvat Partisi ve onun lideri Mehmet Emin Resulzade tarafından uygulanmış, Azerbaycan’ın bağımsızlığını kazanmasında büyük rol oynamıştır.

    Ağaoğlu İstanbul’da
    Türk Birliğine inanan, Azerbaycan ile Türkiye arasında fark görmeyen Ahmet Ağaoğlu, İstanbul’da kısa bir müddet devam eden devlet memurluğunun ardından üniversitede Türk-Moğol Tarihi ve Rusça öğretmenliği yapmağa başlar. 1912’de ise, İttihat ve Terakki Partisi’ne girerek siyasi hayata atılır. Mebus ve Merkez Komitesi üyeliğine seçilir.
    Mebusluğunun yanı sıra gazeteciliğe devam eden Ağaoğlu, Türk Yurdu Cemiyeti, Türk Yurdu Dergisi, Türk Bilgi Derneği ve Türk Ocakları’nın kurucuları arasında yer alır. Türk Ocakları’nın ilk toplantısı onun evinde yapılmıştır.
    İstanbul’da Yusuf Akçura, Hüseyinzade Ali Turan, Abdurreşit İbrahim gibi bir grup aydınla Rusya’da Sakin Müslüman Türk Tatarlarının Haklarını Müdafaa Cemiyeti’nin kurar.
    Enver Paşa’nın emri ile, Azerbaycan’ı kurtarmak için kurulan Nuri Paşa komutasındaki Türk Kafkas İslam Ordusuna siyasi müşavir olarak tayin edilir. Türk Ordusunun Bakü’ye girmesinden sonra, Osmanlı Meclis-i Mebusanı üyeliğinin devam etmesine rağmen Azerbaycan Milli Meclisine de üye seçilerek iki ayrı Türk devletinin parlamentolarında görevli olan ilk ve tek Türk olur.
    Azerbaycan’da bulunduğu sırada, bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti ile Türkiye’nin birleşmesi fikrini savunduğu için bazıları tarafından “hain” olmakla suçlanır. 7 Ocak 1918 günü Bakü’den ayrılır. Azerbaycan’ın sosyalist devlet başkanı Neriman Nerimanov, Ağaoğlu’nu Baküye davet edince ona şu cevabı verir:
    1-Temsil ettiğiniz fikir sistemine katılmıyorum.
    2-Türkler için tek kurtuluşun Osmanlı Türklerinde bulunduğu hakkında sizce de bilinen eski fikir ve kanaatim devam etmektedir.
    3-Beni esaretten kurtararak yeniden can veren Ankara’ya koşmanın şahsım için bir namus borcu olduğuna inanıyorum.
    İstanbul’a geldikten kısa bir müddet sonra Malta’ya sürgün edilir, esaretten kurtulur kurtulmaz Ankara’ya giderek Milli Mücadele’ye katılır.
    Türkiye’de ve Azerbaycan’da yazdığı yazıların çokluğunu anlatmak için “Bakü’den İstanbul’a kadar” cümlesi kullanılır.

    Dıfai teşkilatının programı
    Gizli bir yer altı teşkilatı olan Difaî hakkında geniş bilgi sahibi değiliz. Ahmet Ağaoğlu ve devrin ileri gelenlerinin hatıralarından, örgütün açık gayesinin şu noktalarda toplandığı anlaşılmaktadır:
    1-Rusya’nın el koyduğu cami, medrese ve vakıflara ait emlakin geri alınarak halk tarafından idare edilmesinin sağlanması;
    2-Hükümet arazilerini işleyen köylülerin, bu araziler üzerinde tam tasarruf hakkını elde etmeleri;
    3-Köylülerin arazilerini satıp, başka yerlere gitmek isterlerse bu hakkın verilmesi;
    4-Kafkasya’da Hıristiyanlara verilen hakların aynen Müslümanlara da verilmesi;
    5-Müslümanların hukukunu ihlal edecek olanlara karşı aynı şekilde mukabele edecek bir birlik oluşturulması.




    YARIN: HÜSEYİNZADE ALİ TURAN ve AHMET HİKMET MÜFTÜOĞLU
    Alıntı Alıntı

  10. #7
    Fahri1969 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    08.01.2010
    Yer
    Simdi SEHiT´lerin kan akittigi yerdeyim.
    Mesajlar
    2.391
    Konular
    740
    Bu Mesajına
    1
    Toplam Teşekkür
    3.763

    Cevap: Türk’e ruh verenler

    Fahri der ki;

    Birde TÜRK´ten ruh calan soysuzlar var
    TÜRKÜM diyen,caldirmasin gardasim
    Ruh gittimi bedene bu dünya dar
    TÜRKÜM diyen,SIKISMASIN gardasim
    Alıntı Alıntı

  11. Teşekkür edenler:

    urungu (27.08.2011)

  12. #8
    Konuyu Başlatan urungu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    24.08.2010
    Mesajlar
    2.825
    Konular
    2345
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    10.693

    Cevap: Türk’e ruh verenler

    Türk’e ruh verenler (7)












    AHMET HİKMET MÜFTÜOĞLU
    Batı taklitçiliği ve kozmopolit anlayışla savaşırken şairane bir üslûp kullanan hikâyecimiz



    KİMDİR?

    İstanbul’da doğdu. Babası Yahya Sezai Efendi de şairdi. Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra Dışişleri Bakanlığında görev aldı. Pire (Yunanistan) ve Poti (Kafkasya) de konsolosluk görevlerinde bulundu. Galatasaray Lisesinde öğretmenlik yaptı. Ticaret ve Ziraat Bakanlığında Genel Müdürlük yaptı. İstanbul Üniversitesinde müderrislik görevine tayin oldu. İlk hikâyesini 1891’de yazdı. Halife Abdülmecid’in Başmabeyinciliğinde bulundu. Cumhuriyet’ten sonra yeniden Dışişleri Bakanlığı’nda görev aldıysa da hastalığı sebebiyle ayrıldı. Yazılarının çoğu dergi ve gazete sayfalarında kalmıştır. Leyla Yahut Bir Mecnunun İntikamı, Haristan ve Gülistan, Çağlayanlar ve Gönül Hanım (roman) kitaplaşmış eserleridir.

    Servetifünûn devrinde edebiyat sahasına giren ve ağdalı Osmanlıca ile yazmayı benimseyen Ahmet Hikmet Bey, Türkçülük akımına bağlandıktan sonra yazdığı hikâye ve makalelerinde arı Türkçeyi kullanmayı şiar edindi.
    Görülmemiş, kullanılmamış ve zarif kelime kullanmaya dikkat eden Ahmet Hikmet Bey, üslûba çok önem verir, hikâyelerinde konuyu, olayı, düşünceyi bir tarafa bırakarak sanki mensur şiir yazar gibi kelimeleri art arda sıralamakta mahzur görmezdi.
    Türk kültürüne ve milli ruha verdiği üstün değerle dikkati çeken Müftüoğlu, millî akıma bağlandıktan sonra yazdığı parçaları “Çağlayanlar”, Servetifünûn’daki hikâye ve mensûrelerini ise Haristan ve Gülistan’da toplamıştır.
    Halk Türkçesini kullanmak gerektiğini savunan millici gruba dahil olmasına rağmen eserlerinde bazen eski alışkanlıklarına (Servetifünûn’dan kalma dili) bazen de uydurma kelimelere yer verirdi. İnançlı bir milliyetçi olan Müftüoğlu, Çağlayanlar eserinin sonuna koyduğu “Yakarış” parçasındaki dinî arzu ve niyazları uydurma kelimelerle dile getirir:
    “Ulu Tanrı!
    Gün batıyor, sevgili kokun gönlüme doğuyor. Kumral akşam bana sessizlikler içinde büyüdüğünü fısıldıyor.
    İlk çağda aya güne tapan Türkler, şimdi ayın günün izini buldular. Kutlu oldular. Yalvacının söylediği buyruğa boyun eğdiler. Yaradanlarını bildiler, doğru yola girdiler. İstediklerine erdiler. Sonra seni ulatmak, birliğin sancağını yeryüzünün bir ucundan öbür ucuna iletmek, gözü kör olanlara seni göstermek üzere savaşmağa başladılar. Şimşeklerine baktılar kılıçlarını çektiler, kanlarını uğrunda döktüler, başlarını yoluna koydular. Sen de onlara öğdüler verdin, dirlikler bağışladın...
    Bu yucalıktan onları indirme ey sevgili Tanrı! Onları indirme, ak bulutlardan kara çamurlara düşürme. Düşürme ki, onların yüreklerinde senin korkun, senin sevgin vardır... Sen varsın...”
    Hikâyelerinin konularını Türk tarihinden alan Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Budapeşte’de iken yazdığı “Alparslan Masalı” adlı hikâyesi Ergenekon Destanı’nın islâmî versiyonu olarak kabul edilebilir. Ergenekon’da dişi bir kurdun bir çocuğu emzirmesi hikâye edilirken, burada, bir kartalın çocuğu anasının kucağından kapıp, yüce bir kayanın başına bırakması ve orada dişi bir aslan tarafından büyütülmesi anlatılmaktadır.
    Alparslan Masalı’nda, Alparslan’ın anası Türkân Hatun’un oğluna verdiği öğütler, Müftüoğlu’nun duygu ve düşüncelerini yansıtmaktadır:

    Alparslan masalı
    Alparslan henüz bebekken, bir kartal onu anasının kucağından kapıp bir kayanın başına bırakmıştı...Bir dişi aslan onu emzirdi. Alp, küçük aslanları kardeş sanarak onlar arasında büyüdü. Hatta zekâsı sayesinde onlara reis oldu. Bir gün kendisine benzeyen insanlar gördü. Onlardan din ve medeniyet öğrendi. Tanrıya şükür ve dua etmesini belledi. Bunlar batıya doğru göç eden Türklerdi. Birlikte bir Türk köyüne geldiler. Alp’ın anası Türkân Hatun bu köyde gömülüydü. Onun gömüldüğü kavak ağacının dibinde bir ak-ayı yerleşmişti. Türkân’ı kimse ziyaret edemiyordu. Alparslan bunları öğrenince çadırına çekildi.

    Bir müddet uyuyamadı. Sabaha karşı rüyasında Türkân Kadını gördü. O dimdik yürüdü. Alparslan’ın göğsünü açtı, sinesinde bir küçük hilâl şeklindeki beni gösterdi. Bu Alparslan’ın kendi oğlu olduğunun nişanıydı. Onun yakasını tuttu, sarstı.
    Uyan! Yeryüzü seni ve oğullarını bekliyor... Cihana kan ver, can ver... Yürü ve âlemi arkandan sürü!
    Bu heyecan ile uyandı. Baltasını beline astı, topuzunu omzuna aldı. Bıçağını kemerine soktu, çadırdan çıktı. Birkaç saat yürüdü. Küme küme karların kımıldadığını gördü.
    Bir ak ayı kendisine kızıl gözlerle bakıyordu. Bir adım geriledi, dinledi, etrafına baktı. Biraz düşündü, ürperdi. Bir an içinde karar verdi ve saldırdı. Karların içine dalmasıyla birlikte orası karıştı.

    Postu sırtladı
    oymağına döndü
    Alparslan’ın ilk kahramanlığını işiten yurttaşlar etrafına toplandılar. Vurulan ayının alnında kara bir leke vardı. Onlar biliyorlardı ki, bu ayıyı kim gebertirse yurdun hâkimi olur.
    Oymağın piri, alp’ın elini tuttu. Onu ayının inine götürdü. Orası Türkân Hatunun türbesi olan mukaddes bir yerdi. Ayının şerrinden ve korkusundan, çoktan beri orayı ziyaret edemiyorlardı. Alp, rüyasını ihtiyara anlatınca, onun Türkân’ın oğlu olduğu anlaşıldı. İhtiyar Alparslan’ı alnından öptükten sonra, “Benim senin yanında işim kalmadı” dedi.
    Şimdi güneş batmış, bozkır kararmıştı. Alp’ın oturduğu ağaç diklenmeğe başladı. Ağaç, tamamen doğrulunca, nurdan bir sütun haline geldi. Bir kere sarsıldı, kökleri topraktan ayrıldı. Fezaya doğru yükselmeye başladı. Bu fevkalade halden ürken Alp, yanına sarkan elinin sıkıldığını duydu. Yanına baktı anası idi. Ağaç karanlık ve boşluk içinde, uçar yıldız gibi nûranî iz bırakarak güneye doğru gökte süzülüyordu.


    ***

    HÜSEYİNZADE ALİ TURAN
    Türkleşmek, İslâmlaşmak ve Çağdaşlaşmak şiarını ilk ortaya atan siyasetçi ve düşünür:



    KİMDİR?

    1864’te Bakü’de doğdu. Babası Hüseyinzade Molla Hüseyin, annesi Kafkasya Şeyhülislamı Hüseyinzade Şeyh Ahmet Salyanî’nin kızı Hediye Hanımdır. Eğitimine Tiflis’te başladı Petersburg Üniversitesinde Fizik-Matematik bölümüne kaydolduysa da bırakıp İstanbul’a geldi ve Askerî Tıbbiye’ye girdi. Arapça, Farsça, Rusça, Almanca, İngilizce, Fransızca ve Yunanca bilmesi, kısa zamanda tanınmasına sebep oldu. İbrahim Temo, İshak Sukuti, Mehmet Reşit ve Abdullah Cevdet’le birlikte, daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti adını alacak olan İttihad-ı Osmanî Cemiyetini kurdu. 1894’de Doktor Yüzbaşı olarak mezun oldu. 1897 Türk-Yunan savaşına katıldı. Mezun olduğu okula müderris olarak tayin edildi. 1903 yılında Azerbaycan’a döndü. Birinci Rusya Müslümanları Kongresi’nde Azerbaycan’ı temsil etti. 1910 yılından ölümüne kadar yaklaşık 30 yıl Türkiye’de yaşadı. 1919 yılında İngilizler tarafından tutuklandı. İzmir Suikastı davasında yargılandı ve beraat etti. 17 Mart 1940 Pazar günü İstanbul’da öldü.

    Azerbaycan’da doğup, Petersburg’da tahsil görmesine rağmen Türk medeniyetinin merkezinin İstanbul olduğunu savunması sebebiyle doğduğu topraklarda “Osmanlıcı”, Türkiye’de “Turancı” olarak tanınan Hüseyinzade Ali Turan, çok yönlü bir insandır. Fizik-matematik okuduktan sonra Türkiye’de tıp tahsili yapmış, siyasi olayların içinde yer almış, yargılanmış, tutuklanmış, sürgün edilmiş ama asla inandıklarından taviz vermemiş birisidir.
    İttihat ve Terakki Partisi’nin kurucuları arasında yer alarak Meşrutiyet hareketinin öncülerinden olan Hüseyinzade Ali Turan Bey, Yusuf Akçura’nın, Türk milliyetçiliğinin ilk manifestosu olarak kabul edilen “Üç Tarz-ı Siyaset” yazısının, Mısır’da “Türk ” gazetesinde yayınlandıktan bir süre sonra aynı gazetenin 24 Kasım 1904 tarihli sayısında çıkan “Özel Mektup” başlıklı ve A. Turanî imzalı makalesiyle Türk fikir hayatında adını duyurmaya başlamıştır. Yazar makalesinde Akçura’nın görüşlerine katıldığını belirttikten bazı ilaveler yapıyordu. A. Turanî şöyle diyordu: “Müslüman ve özellikle Türkler, nerede olurlarsa olsunlar, ister Osmanlıda, ister Türkistan’da, ister Baykal gölünün çevresinde, ister Karakurum yöresinde olsunlar, birbirini tanıyacak, sevecek, Sünnilik, Şiilik ve daha bilmemnecilik adları ile mezhep ayırımını azaltıp Kur’an-ı Kerim’i anlatmaya gayret edecek, dinin esasının Kur’an olduğunu bilecek olurlarsa yetmez mi?
    Bir millet için her şeyden önce gerekli olan, kuvvettir. Bir milletin kuvvet kazanması, aynı cinsten unsurları arasında manevi bağın artmasına bağlıdır. Özellikle karşılıklı sevginin artmasına çalışılmalıdır...Meselemiz birbirini tanımak, sevmek, medenileşmek yolunda birbirimize yardımcı olmaktır. Okullarda öğrencilere Farsça şiirler ezberletilirken, onların Ali Şir Nevaî’den iki satır olsun düz yazı okuyamamaları... İşte utanılacak haller...”
    A.Turanî’nin, bu önemli makalesinin başında, Tatar diye ayrı bir kavmin bulunmadığını, Kırımlıların, Kazanlıların, Orenburgluların hep Türk oğlu Türk olduklarını hatırlatarak söze girmesi dikkati çekmektedir.

    İlk Turancı
    Bu önemli makaleyi yazan kişinin Azerbaycan Türklerinden Hüseyinzade Ali Bey olduğu daha sonra anlaşılır. Yusuf Akçura, A. Turanî takma adını kullanan Hüseyinzade Ali Beyi Müslüman Türkler arasındaki “İlk Turancı” kabul eder.

    Azerbaycanlı Ali Bey, Türkçülük faaliyetlerine Azerbaycan’da başlamıştır. Devrin milyoner petrolcusu Zeynelabidin Tagiyev’in maddi desteği ile kurulan günlük Hayat gazetesinde başyazarlık yapan Ali Bey’in dava arkadaşları arasında Ahmet Ağaoğlu ve Ali Merdan Topçubaşı da vardır. Buradaki yazılarında Türkleşmek, İslamlaşmak ve çağdaşlaşmak gerektiğini savunur. Bu ilkeler daha sonra Türkiye’de Ziya Gökalp tarafından da benimsenmiş ve savunulmuştur.
    Hayat’ın kapanmasından sonra Füyuzât adlı derginin yöneticiliğini üstlenir. Füyuzat’ta bütün Türkler arasında Osmanlı (İstanbul) Türkçesi’nin ortak edebiyat dili olmasını savunduğu için “Osmanlıcı” kabul edilir. Osmanlı Türklüğünü bağımsız Türklüğün çekirdeği sayar. Hüseyinzade Ali Bey’in, Füyuzat’taki mücadelelerinden en dikkati çekeni, Azerbaycan Türklerini birkaç asırdan beri mezhepçilik yolu ile kendine çekmeğe çalışan İrancılık ve ona oranla daha az etkinlik ve güce sahip olan Ruslaştırma politikaları karşısında Türklüğü, Türklüğün birliğini savunmasıdır. Ali Bey, şii-sünni kavgasının kalkmasına, Türk medeniyetinin tanınması ve sevilmesine çok çalışmıştır.
    Hüseyinzade’nin en büyük hizmetlerden birisi de Azerbaycan aydınlarının Rusya’dan ve İran’dan önce Türkiye’ye yönelmelerini sağlamak olmuştur. Bu yöneliş aynı zamanda Türk milliyetçiliğinin gelişmesine de katkı sağlıyordu. Azerbaycan aydınları, Ali Bey sayesinde, Türk medeniyetinin Rus ve İran medeniyetlerinden daha üstün olduğunu kabul etmek zorunda kalmışlardı.
    Ali Bey, Hayat gazetesi ve Füyuzat dergisinde bir nevi millileşme projesi ortaya koymuştur. Kırımlı Türk milliyetçisi İsmail Gaspralı gibi ağırlığın eğitim sistemine verilmesini istiyordu. Teklifleri ise çok açıktı:
    -Camilerin yanında okul ve medreselerin ıslahı, ders programlarının günün şartlarına uydurulması,
    -Yeni milli okullar açılması,
    -Türk bölgelerdeki okullarda Türkçe eğitim verilmesi,
    -İslam vakıflarının ve din hizmetlerini yürüten kurulların idarelerinin Müslümanlara bırakılması,
    -Rusya’da diğer milletlere verilmiş olan eğitim ve hayır kuruluşları tesis etme hakkı tanınması,
    -Seçimlerde Müslümanlara uygulanan kısıtlamaların kaldırılması.
    Hüseyinzade Ali Bey, Azerbaycan’da yalnız dil ve edebiyat alanlarında değil, hatta siyasetin teorisinde bile, merkez İstanbul olmak üzere, Türkçülük, hatta Turancılık akımına ilk açıklık getiren fikir adamıdır.
    Türk medeniyetinin merkezi olarak İstanbul’u kabul eden ve bu fikrin yayılmasına çalışan birisinin Bakü’de kalması düşünülemezdi; 1910 yılında İstanbul’da gelerek, siyasi ve ilmî faaliyetlerine burada devam etti.
    Hüseyinzade Ali Turan Beyi en fazla üzen şey, İzmir suikastı davasında sanıklar arasında yer almış olmasıdır. Çok sevdiği Atatürk’ün canına kıymaya niyetlenenlerin içinde adının geçmesi onu manen yıkmıştır.



    YARIN: Millî Mücadele’nin Eşsiz Hatibi, Türk Ocakları’nın Unutulmaz Reisi: HAMDULLAH SUPHİ TANRIÖVER
    Alıntı Alıntı

  13. #9
    Konuyu Başlatan urungu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    24.08.2010
    Mesajlar
    2.825
    Konular
    2345
    Bu Mesajına
    0
    Toplam Teşekkür
    10.693

    Cevap: Türk’e ruh verenler

    Türk’e ruh verenler (8)





    Millî Mücadele’nin Eşsiz Hatibi, Türk Ocakları’nın Unutulmaz Reisi: HAMDULLAH SUPHİ TANRIÖVER
    Tanrıöver’i ne mebusluğu, ne bakanlığı ve ne de yazdığı şiir hikâye ve mizah yazıları üne kavuşturmuştur. O, hatipliği ile tanınmış hizmet etmiştir .
    Tarihe gizlenen Türk’ü yaşayan Türk’e anlatan söz ve kalem üstadı Hamdullah Bey’in hitabet sanatındaki üstünlüğünü en iyi tarif eden Atatürk’tür. Atatürk, ona imzalayıp verdiği fotoğrafın altına şunları yazmıştır: “Nutuklarını yalnız fikir değil, aynı zamanda şiir ve musiki olarak dinlediğim Kardaşım...”
    - Hamdullah Suphi Bey, öğretmen olarak hayata atılmıştır. Aileden eğitimcidir. Cumhuriyet döneminin ikinci, Türk eğitim sisteminin 38’inci Milli Eğitim Bakanı’dır. Babası Kocamemioğlu Suphi Paşa altıncı, eniştesi Mehmet Yusuf Ziya Paşa ise, 22. Eğitim Bakanıdır.
    Tanrıöver’i ne mebusluğu, ne bakanlığı ve ne de yazdığı şiir, hikâye ve mizah yazıları üne kavuşturmuştur. O, hatipliği ile tanınmış, hizmet etmiştir.

    Ocaklılara hitabı
    Milli Mücadele’nin erişilmez hatibinin bir başka özelliği de Türk Ocakları’nda yaptığı hizmetlerdir. Hayatının büyük bölümünü Türk Ocakları’na adamış, Allah vergisi üstün hatiplik yeteneğiyle Türk gençlerini Türk ülküsüne bağlamıştır. O, Türk gençlerine: “Aziz Ocaklı! Sen Türk’ün gören gözü, duyan kulağı, uyanık vicdanısın! diye seslenirdi.
    Hatiplikteki büyük ustalığı, kitleleri harekete geçirme kabiliyeti, İşgal İstanbul’undaki protesto mitinglerinde ortaya çıkmış, düşmanı ürkütmüştür.
    Çok konuşan ama boş konuşmayan Hamdullah Suphi Tanrıöver, fazla yazmamıştır. Yazılarını Dağ Yolu ve Günebakan adlı iki kitapta toplamıştır. Edebiyat tarihçisi Nihat Sami Banarlı, bu kitaplar için “Bu kitaplarda toplanan yazılar, tarihe gizlenen Türk’ü, yaşayan Türk’e tanıtmaktadır” diyerek bir gerçeği kâğıda dökmüştür.
    Hamdullah Suphi Bey, Türkçülüğün Türkiye ile sınırlı olmadığına inanır ve bu gerçeği açık bir dille anlatır:

    Siyasi sınırlar milleti ayıramaz
    “Siyasî sınırlar milletleri ayırır mı? Orman içine duvar çekiniz, ağaçların kökleri duvarın altından ve dalları duvarın üstünden birbiriyle kavuştuktan sonra sınırlar neye yarar? Bütün Türk dünyası birlik şuurunu idrak etmeye (anlamaya, buna ulaşmaya) başlamış, eller uzaktaki kardeşlerin ellerini tutmak için mesafeler içinde uzanmıştır. “Sarıkamış” faciası hakkındaki eseri ile tanıdığımız Şerif Bey’in Taygalara ait bir hatırasını size tekrar edeceğim: Bu genç zabitimiz Afganistan’dan dönerek, Bozkırların yoksul bir Türk’ü ile karşı karşıya geliyor. Daima zihninde büyük fikri taşıyan Türk zabiti, üç dört bin seneden beri asla değişmemiş bir surette, aynı hayatı süren bu en eski Türk’le konuşmak istiyor. Lehçeleri ayrılmış, güçlük çekiyorlar. Kırgız çaresini buluyor, Türk zabitinin gözlerinin içine bakarak, şehadet parmağını kaldırıyor: “Birr” diyor. Ruhunda büyük vatanın hasret acısını gezdiren Türk zabiti tekrar ediyor: “Bir.” Kırgız iki parmağını kaldırıyor: “İkki” diyor. Türk zabiti iki parmağını kaldırıyor: “İki” diyor. Taygalarda, bir akşam saati, Bozkırların yalnızlığına dalmış bu iki Türk, asırlarca birbirinden ayrıldıktan sonra karşı karşıya geliyorlar. Sayı yedi, sekizi bulunca, Kırgız şehadet parmağını şakağına götürüyor; “anladım” işaretini gösteriyor ve Türk zabitinin boynuna sarılıyor, “Biz kardeş, sen Türk’sün” diyor.
    Bugün bütün Türk lehçeleri, Türk memleketleri içinde, hepimiz göz göze sayılarımızı heceleyerek birbirimizle tanışıyoruz. Evet, hudutlar neye yarar? Duvarların üstünde dallar, duvarların altında kökler birbiriyle kavuştuktan sonra...
    Adı Türk Ocakları ile bütünleşmiş olan Tanrıöver, Ocağın kapatılması üzerine Büyükelçi olarak Romanya’ya tayin edilir. Tuna boylarında, Deliorman’da, Dobruca’da kaderin cilvesi olarak bırakmak zorunda kaldığımız şehitlerin son kafilelerini bir araya getirir. Hıristiyan Gagauz (Gökoğuz) Türklerine de Türkiye’nin kapılarını açar.

    Patrikhaneye bağlı olanlar
    Türkler arasında din ve mezhep ayırımına şiddetle karşı olan Hamdullah Suphi Bey, Karaman’da yaşayan Hıristiyan Türklerin mübadeleye tabi tutulup Yunanistan’a gönderilmesine de karşı çıkar. Türkçeden başka bir dil bilmeyen, ibadetlerini Türkçe yapan bu insanların “Türk” olduklarını savunur, durumu Atatürk’e de anlatır, ancak netice alamaz. Devlet hayatında duygusallığın yeri olmadığını çok iyi bilen Atatürk’ün kararı kesindir: “Patrikhaneye bağlı olan herkes Türkiye’yi terk edecektir!.”
    Türklük sevgisini insan sevgisinin bir parçası olarak benimseyen Tanrıöver, milliyetçilik anlayışının tartışıldığı bir toplantıda yaptığı konuşmada, Türk milliyetçiliğinin ancak gönüller için fetihçi olduğunu, memleketler için fetih düşüncesi taşımadıklarını ifade etmiştir.
    Milliyetçilik fikrinin yanı sıra hürriyet fikrini de gönülden benimsemiş olan Tanrıöver, Fethi Okyar’ın Serbest Fırka’yı kurmak üzere harekete geçmesi üzerine Akşam gazetesinde yazdığı “Bu Sesi Koruyalım” başlıklı yazı, millet iradesine olan bağlılığının ifadesi idi.
    Tanrıöver’in büyük ve unutulmaz hizmetlerinden biri de Mehmet Akif’i İstiklâl Marşı yazmaya ikna etmesidir. Akif, Büyük Millet Meclisinin kazanacak şaire para ödülü vereceğini açıklanmış olması sebebiyle yarışmaya katılmayı kabul etmiyordu.

    Atatürk’e bağlılığı
    Hamdullah Suphi Tanrıöver, lider olarak sadece Mustafa Kemal Atatürk’ü gördü, sevdi, saydı, bağlandı. Paşa’nın da ona güveni tamdı. İkinci İnönü Savaşı’nın kazanıldığı haberinin alınması üzerine, Mustafa Kemal Paşa’nın İsmet Paşa’ya çektiği telgraftaki “Siz orada yalnız düşmanı değil, milletimizin mâkûs talihini de yendiniz” cümlesi Tanrıöver’e aittir. Ancak o bunu kabul etmez. Cevabı üstün karakterine
    uygundur:
    “Padişahların divan-ı humayunu, başbuğların da hususî kalemleri vardır; fikri verir, yazdırır, beğenirse imza ederler. Kalem benim elimde idiyse İsmet Paşa’ya o telgrafı ben mi yazmış oluyorum, yoksa o zaferin derecesini ölçen, fikri veren Reisimiz mi?”
    Son olarak, Hamdullah Suphi Bey’e adının Türkçesi olan “Tanrıöver” soyadını Atatürk’ün verdiğini hatırlatırsak, Cumhuriyet’in kurucusu nezdindeki değeri ve itibarını izah etmiş oluruz.
    Kastamonu’dan Mora’ya, oradan İstanbul’a göç eden bir ailenin çocuğu olarak 1885’te İstanbul’da doğan Tanrıöver, 10 Haziran 1966’da yine İstanbul’da hayata veda etti.

    ***

    AZİZ OCAKLI’YA-
    Milletinin tarihinden bir vazife aldın ve birbirinden daha yüksek tepelere doğru yeni bir önderin rüya ve imanıyla çıkıyorsun.
    Genç kalbine büyük bir aşk sünuh etmiştir.
    Yokuşları tırmandıkça, ufkun genişledikçe asırlardır unutulmuş bir âlemi hayran gözlerinle tekrar buluyorsun.
    Aziz Ocaklı, Sevdiğin kadar asil, sevdiğin kadar yapıcı ve yükseltici bir insansın. Açtığın yol, seni ıstırap kaynaklarına doğru götürüyor. Işıksız köşelerinde acısını söylemeğe tenezzül etmeyen bedbaht, fakat mağrur kardeşine şevkat ve teselliyi, iman ve şifayı aşkın nur haline koyduğu parmaklarında sen uzatacaksın!
    Tarihin ve talihin senden uzak düşürdüğü kardeşleri, bir akşam saatinde ocağının dışarıyı ve içeriyi aydınlatan kızıl ışığında görüp tanıdın mı?
    Vatanının kuzeyinde, uğursuz bir cereyan senelerdir milli ruhunu aşındırarak içeriye akmak için kendine taraf taraf köprü başları aramakla meşguldür.

    Sen uyanıklık için çalışıyorsun
    Sen Türk’ün gören gözü, duyan kulağı, uyanık vicdanısın, evvelkilerden başka, yeni fatih milletler uzun yollardan gelerek müdafaa mesafelerini aştılar, ana yurdunun hudutlarına gelip eriştiler; ufacık ada kırıklarına yapışarak sahillerine sokuldular.
    Aziz başın, yastığının üstünde derin uyumasın!
    Sen ihtiyaca yardım edeceksin!
    Memleketin hangi köşesinde isen, Ocağınla beraber o yerin ihtiyacına yardım edeceksin.
    Gün içinde değil, zaman içinde düşün; kalbinden bir an tarih hissi eksik olmasın.
    İhtirasa ve kıskançlığa karşı mücadele et!
    Türk tarihinin, Türk ruhunun en korkunç yarası, bu kıskançlıktır.
    Aziz Ocaklı,
    Yol daha uzundur, yapılacak şey yapılandan daha büyüktür, fakat; tarihin engin ufuklarından gelen ve senin genç ciğerlerini şişiren rüzgâr; Ocağın mukaddes ateşini durmadan parlatacaktır. Çünkü; “Ufak ateşleri söndüren rüzgâr, büyük ateşleri yakar.”




    YARIN: Türk Dünyası’na “Tercüman” olan Kırımlı eğitimci, fikir adamı ve gazeteci: GASPIRALI İSMAİL BEY
    Alıntı Alıntı

Yer imleri

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Search Engine Optimization by vBSEO 3.5.2